eflatun cem güney masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
eflatun cem güney masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

açıl sofram açıl

Author: pessoa / Labels: ,



Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde... Hasılı kelâm, yıkıldı hamam; üşüdüm üşüdüm üş oldum, bir torbacık keş oldum, keşimi elimden aldılar, beni yollara saldılar; yolda bir tarak buldum, tarağı tatara verdim; tatar bana at verdi, elime berat verdi; bindim gittim küheylana, vardım indim Hindistan’a. Hindistan’da kanlar akar, güzeller de bana bakar; tamam tamam temaşa, hoş geldin Bayram Paşa! Bayram Paşa’nın atları kiyir kiyir kişniyor, arpa saman istiyor; arpa saman yokmuş, kilimcide çokmuş; kilimci kilim dokur, üstünde bülbül okur; o bülbül benim olsa, ceplerim yemiş dolsa, diye çıktım yukarı, bir de baktım bir karı! Yüzünde elli duvak, duvağı açtım kabak, adamdan azma, dişleri kazma, ensesi telli, kurbağa belli; tozu dumana kattım, sıkı bir fiske attım; başladı feryada, koştular imdada; kendimi şaşırdım, Kaf Dağı’ndan aşırdım; göründü Sivas’ın bağları, Keloğlan’ın dağları; bu dağlara konalım; bir masal konduralım; harfi var, notası yok; yapacak ustası yok; başımda hindi, dinleyim şimdi;
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, memleketin birinde bir Keloğlan varmış..
Günlerden bir gün bu Keloğlan, o sokak senin, şu sokak benim dolaşırken iki taş arasında bir on para bulur; ama ne alsam, ne alsam diye düşünüp durur: “Üzüm alsam, çöpü çıkar! Erik alsam, çekirdeği çıkar! Et alsam hani ocak? Ot alsam hani bıçak? İyisi mi, kaygısız başım, ağrısız dişim; leblebi alırım da kütür kütür yerim; artanını da götürür anama veririm” der, alır leblebiyi, düşer yola... Yine şura senin, bura benim derken varır bir kuyu başına. “Acep ne kuyudur bu kuyu, içilir mi ki suyu?” diye eğilir bakar; amma derinmiş kuyu, görünmez suyu; daha daha eğileyim derken yarım leblebisi suya düşmesin mi? Keloğlan’ın da aklı başından gider:

.. “A kara kuyu, kara kuyu! Sen esirge benden bir yudum suyu... Sonra dönüp elsiz, ayaksız gel de, al elimden leblebiyi; hoppala yavrum, hoppala! Neredeymiş bu yağ, bu yağma? De hadi, verirsen ver leblebimi, yok, yoksa taşını kırar, başını yararım senin!” der, bir söyler, ses çıkmaz, iki söyler, ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar kuyudan: “Ne istiyorsun, Keloğlan?” diye sorar... Keloğlan da: “Ne isteyeceğim, leblebimi istiyorum” der. Arap bacı da: “A Keloğlan, yarım leblebin, su perisinin düğününe çerez oldu; koca bir düğün halkı yedi yedi bitmedi, hâlâ da yiyip duruyorlar; eksik, artık helâl et! Onun yerine sana öyle bir sofra getirdim ki, açıl sofram açıl dersin, açılır; yersin, içersin; sana da yeter, ona da yeter; ne tükenir, ne biter. Sonra kapan sofram kapan dersin, kapanır” der, demesiyle kaybolması da bir olur Arabın... Keloğlan: “bak hele şu kısmete, insanın kaşığına nasıl da çıkıyor” diye düşünür; sofrayı omzuna vurup eve döner.
Çındılpıt deyip kapıdan girince, anası onu şöyle bir tepeden tırnağa süzer, sonra ağız, dilden söz açıp: “Ne o yine Keloğlan, ağzın kulağına varıyor?” diye sorar. Keloğlan anasının sözünü ağzında kor: “Açıl sofram açıl” demesiyle önlerine öyle bir sofra açılır, öyle bir sofra açılır ki... Çeşit çeşit yemekler; baklavalar, börekler... Bu defa da anasının ağzı kulaklarına varır; yerler yerler bitmez; içerler içerler tükenmez; sonra “kapan sofram, kapan” der Keloğlan, sofra kapanır!
Bir gün böyle, beş gün böyle, “açıl sofram açıl, kapan sofram kapan” Ne od istiyor, ne ocak; ne kaşık istiyor, ne çanak... Günlerden bir gün Keloğlan, anasının karşısına dikilir: “Ana ana, canım ana! Şu konu komşuyu bir yemeğe çağırsak nasıl olur?” diye sorar. Anası da: “Aman deyim oğul, herkesin gözü götürmez, ya şu halimize göz değerse? Gene de sen bilirsin... Sen kendi başını kayır, öyle de olur, böyle de olur, ben yarım ekmeğin açı, yarım ekmeğin tokuyum” der, der ama Keloğlan bu söze omuz silker: “Bak hele, şu düşünüp kurduğun şeye!” der, gidip yedi mahalleye birden haber eyler ki, “nimetimi yesinler, devletimi görsünler de, kadir kıymetimi bilsinler!”
Akşama varmaz, bu haber koca memlekete yayılır. Aklı başındakiler: “Keloğlan, ne ocağın yanıyor, ne bacan tütüyor; elin adamlarını ne ile doyuracaksın” diye biraz kulağını bükmek isterler ama, o bu söze başını kaşır: “Misafir, umduğunu yemez, bulduğunu yer, herkesin kısmetinde ne varsa, kaşığına o çıkar; elbette tok oturanlar, aç kalkmaz ya?” diye savuşturur onları. Gelgelelim, ilde ne cingöz adamlar var! Öyle her akıntıya pabuç bırakırlar mı? “Keloğlan, daha bir baltaya sap olamadı, kendi karnını doyurdu da bizimki mi kaldı?” diye düşünür, çağırıltıya kulak asmazlar. Ancak, işin alayında olanlar:
“Keloğlan’ın gene bir oyunu var ama, gidip de görsek mi ki?” diye düşünür. Karınlarını tıka basa doyurup yollarını o yana doğrulturlar; bir de gelip görürler ki, görülmedik, işitilmedik bir sofra. Keloğlan: “açıl sofram açıl” diyor, açılıyor: gelen yiyor, giden yiyor, oğlan yiyip oyuna, çoban yiyip koyuna gidiyor, ne bitiyor, ne tükeniyor; misafirlerin ardı arası alındıkça “kapan sofram kapan” diyor, kapanıyor... Gelenler, görenler şaşırıp kalır buna... Hepsi de içinden “kanaat sofrası mı desem, keramet sofrası mı desem, ne desem, ne tükenmez bir sofra bu, Keloğlan’ın sofrası” diye geçirir, yedisinden yetmişine kadar herkes imrenir ve karınlarını, burunlarını doyurduktan sonra hep bir ağızdan:
“Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş; şimdiden geri, bize de böyle bir kanaat sofrası ihsan et; hey yeri göğü yaratan!” diye bir sofra duası yaparlar. Gelgelelim; sür sürelim; bu davet günü Keloğlan’ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmez. Ne olur, nasıl olur? O gün, bu sofracık “sırra kadem” basar! İşte o zaman Keloğlan’ın gözleri faltaşı gibi açılır. Anası başını bir sallar, iki sallar da: “Demedim mi oğul herkesin gözü götürmez diye? Korktuğumuza uğradık işte! Şimdi yerde ara ki gökte bulasın... Ana sözü dinlemedikten geri, ben gayrı işine, aşına karışmam; ne halin varsa gör” der ve gene kendi yününü eğirmeye başlar.
Keloğlan “hele bir sorup soruşturayım” diye; önüne gelen kapıyı çalar; her gördüğüne sorar. Kabahati gelin etmişler de kimse oğluna almamış! Kimsecikler oralı olmaz; herkes, birbirinin üstüne atar: “kim ne yapacak; çalsa çalsa eskici baba çalmıştır” derler; bu, dünyasına küsmüş de: “Çok şükür, ben kendi elimle, emeğimle geçinip gidiyorum, elin sofrasında tasında gözüm yok benim. Alsa alsa Emeti Ana almıştır” der; ona gider, o da: “Kudret helvası desen bende, sabır meyvesi desen bende; elin balında, malında gözüm yok benim” der. Sözün kısası, yer demir, gök bakır; bu sofracığı kaşla göz arasında kimin aldığı bir türlü anlaşılamaz. O zaman Keloğlan kel başını kaşımaya başlar:
“Hımmm bildim, bildim, ne bu almıştır; ne şu çalmıştır; gene onlar yapmıştır bunu” der ve sihirli kuyunun yolunu tutar. Keloğlan, sihirli kuyunun yolunu tutar tutmasına ama, o gider yol gider, o gider yol gider, gölgesi de peşi sıra tin tin eder, derken akşamın bir saatinde kuyunun başına varır:
“A kara kuyu, kara kuyu! Bir verip, bir almak Allah’a yakışır, sen kimden öğrendin bu huyu? Perileri mi gönderdin? Pirleri mi gönderdin? Nettin, neyledin? Ben uyur, anam uyanıkkan sofrayı aldırdın evimden? Böyle dönek pazarlık olacaksa, ver sen de benim leblebiyi” der. Bir söyler, kuyudan ses çıkmaz, iki söyler ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar:
“Gene ne istiyorsun Keloğlan” der. Keloğlan da: “Ne isteyecek mişim, ya aldığın leblebiyi, ya verdiğin sofrayı. Öyle ya o gün, bugün doyduğum, doyacağım yok; anamın el kadar ekmeği de bana yetmiyor. İmdi elim boş, yüzüm kara dönemem” der. Arap bacı da: “Kem küm etme Keloğlan, senin yarım leblebi düğüne, derneğe harcandı; artanı da su perisine çerez oldu; bu defa da sana öyle bir değirmen getirdim, öyle bir değirmen getirdim ki... Sağa çevirirsen altın öğütür, sola çevirirsen, gümüş öğütür, bugüne de yeter, yarına da yeter, düğüne de yeter, bayrama da yeter! Bileğine kuvvet; çek çekebildiğin, çevir çevirebildiğin kadar” der, demesi ile kaybolması bir olur.
Keloğlan: “demek, kısmette bu da varmış” der, değirmeni yüklenip eve döner. Keloğlan, kapıdan girince anası baştan ayağa bir daha süzer onu: “Ne o Keloğlan, gene ne dolap çevirdin, gözlerinin içi gülüyor?” der. Keloğlan da “Ne çevirdiğimi, ne çevireceğimi şimdi görürsün! Sen hele kalk, iki torba bul, getir bana” der.
Anası kalkar, kıyıyı, köşeyi arayıp tarar; kırk yıldan kalma, iki torba bulup buluşturur; birinin kırk yerinde kırk deliği, ötekinin kırk yerinde kırk yamalığı var ama, ne ise...
Keloğlan soyunup dökünür; değirmenin başına geçer! Sağa çevirir, altın akar; sola çevirir, gümüş akar, Keloğlan’ın anası bakar da bakar, bakar da bakar; bir türlü gözlerine inanamaz. Sonra: “peh peh peh maşallah! Bu defa da kaybolmaz inşallah!” diye bir maşallah iki inşallah ile şeytanın elini, kolunu bağlar.
Keloğlan bir gün böyle, beş gün böyle... Gece demez, gündüz demez; ne durur, ne dinlenir, sağ eli yorulsa, sol elini atar; sol eli yorulsa, sağ elini atar; kâh şu yana, kâh bu yana çevirir; çevirdikçe de altın akar, gümüş akar; anası da dökülenleri devşirir toplar, sandık, sepet, küp, külek demez, doldurur...
Ama gelgelelim, Keloğlan, gelgeç akıllının biri... Bir gün olup kel başından yine kavak yelleri esmeye başlar; gece gezip, gündüz tozar; böylece haftalar, aylar geçer; bir sabah anası bakar ki, ne baksın, küpteki altınlar eriyip akmış; gümüşler de suyunu çekmiş... Ak bürçekli hatuncağız neye uğradığını bilmez; hemen oğlunun yanına seğirtir; bir de görür ki ne görsün! Keloğlan uyuz uykusuna yatmış, horul horul uyuyor; üç defa “lâhavle” çeker, dördüncüsünde burnuna bir kıl tüttürüp uyandırır: “Keloğlan, Keloğlan beğendin mi ettiğin işi?” diye olup biteni yana yakıla anlatır. Keloğlan yine başını kaşımaya başlar:
“Hay ana, bak hele şu hayıflandığın şeye! Şimdi seni altına boğar, gümüşe gark ederim, getir şu değirmeni!” der, der ama anası rafı dolabı altüst eder, yok! Bereket versin, aklına düşer de, üç defa “estane, mestane! Gel kapıma, gir evime; yitirdiğimi ver elime” der, demesiyle değirmenin ayaklarına dolaşması bir olur: “Vah vah, keşke sofra için de vaktiyle bunu okuyup üfleseydim” diye dövünür. Ne ise, değirmeni götürüp Keloğlan’ın karşısına diker. Keloğlan da “yâ Allah” der keçesinden doğrulur, “yâ Pir!” der, değirmenin koluna yapışır; ama sağa çevirmek ister, çevrilmez; sola çevirmek ister, çevrilmez! Paslı pasaklı değirmen çevrilir mi ya, çevrilmez vesselâm!
Anası ağzını açıp da he, yok demez ama, Keloğlan neye uğradığını bilmez; kel başını bir, bir daha kaşıdıktan sonra: “Hımm! Bildim, bildim... Bu ne cin işi, ne şeytan işi; bu gene onların işi! Bunu onların yanına bırakır mıyım sanki?” der, bir daha sihirli kuyunun yolunu tutar.
Az gider, uz gider; dere, tepe düz gider, bir de dönüp ardına bakar ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Hele bir mola verip biraz kestireyim şunun şurasında der; bir dulda yer bulup uzanır; nice sonra gözünü açıp bakar ki kuyunun başından... Bir taş üstünde dinlenmeden, mendilini çıkarıp terini kurulamadan seslenir:
“A kara kuyu, kara kuyu, bir değirmen verdin ama, hani ya bunun suyu? Sağa çeviriyorum, çevrilmem diyor; sola çeviriyorum, çevrilmem diyor, ya terkettir bana bu huyu, ya da geri ver leblebimi” der. Bir durur, iki söyler; kuyudan ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte... Keloğlan’ın beti benzi atar, dili, dişi tutulur, ne “leb” diyebilir, ne “leblebi”, ne “kuyu” diyebilir, ne “suyu” Amma velakin Arap bacı:
“Ham hum etme Keloğlan, sana öyle bir tokmak getirdim, öyle bir tokmak getirdim ki, kim haksızlık ederse “kudur tokmağım kudur” dersin, kudurur. Vurur ha vurur, vurur ha vurur... Sonra “dur tokmağım dur” dersin, durur” der. Demesiyle kaybolması da bir olur.
Keloğlan: “demek kısmette bu da varmış. Her başa yazılan gelir” der. Tokmağı yüklenip eve gelir. Kapıdan girince anası: “Ne o gene Keloğlan, yüzünden düşen bin parça oluyor” der; Keloğlan da: “Görürsün şimdi gününü” der ve “kudur tokmağım kudur” diye bağırır. Vay sen misin diyen! Kara tokmak Keloğlan’ın kel başına inip kalkmaya başlar. Keloğlan “dur tokmağım dur” der, tokmak duymaz! Gene kel başın üstüne bir inip bir kalkar; Keloğlan iki göz iki pınar, bir daha “dur tokmağım der; bu defa da tokmak bu “vay vuy” arasında duru vur anlar; daha bir vurur, daha bir vurur. Keloğlan’ın kel başı, al kanlar içinde kalır. Sonunda can acısıyla avaz avaz bağırır da tokmak duyar ve durur.
Anası ocak başında oğlunun bu akıbetini görür; “gülsem mi, ağlasam mı” diye düşünür; ama ne güler, ne ağlar, sadece “bu akılsız başa bu tokmak bile az” diye söylenir. Bu söz üzerine Keloğlan köpürür, küplere biner ve anasının üstüne yürüyüp: “Kudur tokmağım kudur! Şu anam olacağa bir, bir daha vur!” der, der ama, tokmak kılını bile kıpırdatmaz. O zaman Keloğlan hanyayı, Konya’yı anlar ama, iş işten geçmiş olur. Öyle ya, suçun büyüğü kendinde.... O sofracığı çaldıran da kendi, el değirmenini paslandıran da. Ettiğine edeceğine bin pişman olup anasının eline eteğine varır.
“Ana ana, canım ana, hanımlardan hanım ana; ben ettim, sen eyleme” diye yalvarıp yakarır. Neye derler ki ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz. Kel olsun, kötürüm olsun; ciğer paresini atar, atar ama başı darda kalınca da koşup tutar. Bundan ötürü Keloğlan’ın anası da kuzucuğunun garip garip meleyişine dayanamaz; suçunu, günahını bağışlar; sonra dizi dibine oturup bir güzel de öğüt eyler:
“A kel oğlum, keleş oğlum; yılan yılan iken toprağı bile kanaatle yalar. Bundan örnek alacak yerde gösterişe düşüp de elâlemi başına toplamasaydın, o sofracık ne yiter, ne biterdi; o güne de yeter, bugüne de yeterdi.
Haydi o sofracıktan oldun, ya şu değirmene ne demeli? Allah yine yüzüne bakıp haline acıdı da bari bu işe koşulup sebeplensin diye bir de tutup bunu gönderdi. Dört ayağını uzatıp Tembel Ahmet gibi yatacağına bu değirmenin kulpuna yapışılacağı gibi yapışsaydın; sağ elin durursa sol elinle; sol elin yorulursa sağ elinle çevirseydin; ne paslanır, ne küflenir; altın, gümüş dediğin evimize oluk gibi akardı.
Şimdi son pişmanlık para etmez ama oğul, başına böyle bir felaket tokmağı indikten geri, belki aklın başına gelir de bundan sonra, ya Allah’ın verdiği ile kıt kanaat geçinir gidersin; ya da tuttuğun, tutacağın işe koşulacağın gibi koşulursun. Günün birinde önü söğütlü değirmen olmazsan bile, gözümün bebeği, evimin direği olursun inşallah” der.
Öğüt olur da kim tutmaz ki, Keloğlan tutmasın! Ana öğüdü, öğütlerin anasıdır der; ekmeğini tuza batırıp oturacak yerde varır, bir zorlu işe koşulur; gece demez, gündüz demez, yorulur mu yorulur: evlerine altın oluk gibi akmaz ama, alın terinden öyle bir pırlanta yapar, öyle bir pırlanta yapar ki, görenler parmağını ısırır. Gerçi sofralarını, ne Arap bacı kurar, ne kum hacı kaldırır; ille velakin eli kolu dert görmesin, iki cihanda yüzü ak olsun, yine anacığı serer, anacığı derler; yerler, içerler, öte yana geçerler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.

sarı kız

Author: pessoa / Labels: , ,


Evvel zaman içinde, bir mağaranın birinde, bir kocakarı varmış... Kocakarının bir sarı kızı, sarı kızın da bir sarı ineği varmış; sarı ineğin bir memesinden süt, bir memesinden bal akarmış... Sarı kız dersen, nar tanesi, nur tanesi, bu dünyanın bir tanesiymiş; yüzleri aydan aydın, gözleri kudretten sürmeli imiş, doğan aya : "ya sen doğ, ya ben doğayım" dermiş de başka bir şey demezmiş; hele öyle utangaç, öyle utangaçmış ki, "Sunam" desen , al al olur, yanağında güller açarmış... Güllerini dersen, bal bal olur, dudağından bülbül uçarmış...Ömründe kapıya, bacaya çıkmaz; ile güne görünmez; sarı ineğin sütünü içip balını emerek büyürmüş...

Günlerden bir gün aşağı "in"e ineğin yanına inmiş; balını emip, sütünü içecekmiş. Derinden derine bir ses duymuş, sese benzemiyen bir ses! Durmuş ve dinlemiş:

"Sarı kız, Sarı kız, gelmesine geliyorum: Ağlıyarak mı geleyim, çağlıyarak mı?"

Sarı kız kalbine inen, kanına karışan bu büyülü sesten öyle bir korkmuş, öyle bir korkmuş ki, büsbütün sararıp kazele dönmüş. Soluk soluğa gelmiş, kendini kocakarının kucağına atıvermiş. Ağlamış, ağlamış, ağlamış... Ağladıkça gözlerinden inci, mercan saçılmış...Sonra biraz durur, durulur gibi olmuş. O zaman ana kız başbaşa vermiş; durmuş ve düşünmüşler:

"in içinden gelen ses in sesi mi, cin sesi mi? Yok yoksa dev anasının sesi mi? Herhalde tekin değil bu." demişler demişler ama bir türlü dala konduramamışlar. Derken akşam olmuş, Sarı kız da yerinde duramaz, oturamaz olmuş; görünür, görünmez bir el kendisini çekiyormuş... İstemeye istemeye gene ine, ineğin yanına inmiş. Kulağına aynı ses çalınmasın mı?

"Sarı kız, Sarı kız; desen de geliyorum, demesen de; harlıyarak mı geleyim, gürliyerek mi?"

Kız kendini mi kaybetmiş, ne olmuş, nasıl olmuşsa : "Harlıyarak gel, harlıyarak!" demesin mi!

Vay sen misin diyen! Birden kayalar çatırdamış, sular çağıldamış; harlıyarak, çağlıyarak sarmışlar Sarı kızı.

Ne yaptılar onu, neylediler ona? Yalana borcum ne! biliyor muyum, bilmiyorum... Bir bildiğim, duyduğum varsa, Sarı kız saçlarının rengini, yüreğinin ateşini bu sulara vermiş ve sır olmuş; kocakarı ile sarı ineği de bir daha gören olmamış...

Ha işte, bizim dilde "Ilıca", sizin dilde "Kaplıca " dedikleri çermik suları bu yüzden sarı, bu yüzden sıcakmış. İmdi, "Arılık, duruluk, Sarı kız aşkına bir cum!" deyip de dalıp dulunmazsanız, bu şifalı sular, şifasını vermez. Üstelik sarı kızın saçları ağrı olur, sızı olur dolam dolam bir yerinize. Amanın deyim, siz siz olun da yüreğinize dolanmasın ha!

incili yorgan

Author: pessoa / Labels: , ,


Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Cinler cirit oynarken
Eski hamam içinde
Bir serçe kanadını
Kırk katıra yüklettim
Ne az gittim, ne uz gittim
Kaf dağına ilettim
Bir nefeste erittim
O dağların karını
Dikilmedik ağacın
Orda yedim narını
Eğrilmedik iplikle
Ne çulhalar dokudum
Elif dedim be dedim
Dağı, taşı okudum
Bir sinek bir kartalı
Sallayıp vurdu yere
Yalan değil, gerçektir
Yer yarıldı birdenbire
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Şu masalı anlattım:

Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, Nalcı Baba derler biri varmış. Helal süt emmiş bir adam olduğu için mi nedir, dişleri haram lokma kesmezmiş. Bundandır, ne ölmüş at aramış, nalını sökecek; ne de bir kol, kanat aramış, yüz suyu dökecek!

Dükkânının, tezgâhının başını bekler; el emeği, alın teriyle kıt kanaat geçinir gidermiş. Yeryüzünde dikili bir ağacı yokmuş ama, filiz gibi üç oğlu varmış. Büyüklerinin adını sanını bilmiyorum. Küçüğünün ki Mıstık mı ne imiş!.. Bunların biri kılıçtan keskin, ikisi birbirinden miskinmiş. Söyleyenlerin ağzına bakılırsa, yalanı da yok! Görünürde büyüklerin başı yerde imiş ama, suyun ağır akanı, insanın yere bakanı derler; karda gezer izlerini belli etmezlermiş. Velakin küçükleri cin fikirli mi dedin, cin fikirljymiş. Her şeye akıl sır erdirir; şeytanı bile suya götürüp susuz geti-rirmiş; bu yüzden, Keloğlan gözüyle bakarlarmış Mıs-tık'a...
Gel zaman, git zaman... Babaları bu dünyadan göçüp gidince, geçim derdine düşmüşler; öyle ya, Nalcı Ba-ba'dan ne miras kalacak. Ne bir dağda bir avuç toprak bırakmış, ne bir bağda bir yeşil yaprak... Kara sabana ko-şulamadıktan geri, daha ne iş var ki, kolundan tutsunlar! Memleket dedikleri avuç içi kadar yer... Boşa koymuşlar, dolmamış, doluya koymuşlar almamış. Kara kara düşünüp dururken Mıstık: «Ağa kardeşlerim demiş, siz varken bana söz düşmez ama, biz burada ağzımızla kuş tutsak, gene emeğimizi ödemez. İyisi mi, gelin kısmetimizi başka yerde arayalım, dünya yıkılmadı ya!»

Bu söz kardeşlerinin de aklına yatmış:
«Doğru söylüyorsun Mıstık; el bir edip, dil bir edip de üçümüz bir arabaya koşulacaksak, küçük tekor önde gider, düş önümüze!» demişler. Demir çarık, demir asa yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler; derken günün birinde bir tarlaya yetmişler ki, ne görsünler! Ekinler adam boyu; başaklar, başını sallayıp duruyor, yerde kıvrılıp yatan tırpana doğru... Ama tırpan «bana mı!» demiyor. Üç kardeş birbirinin yüzüne bakmış; ötekiler ağzını açmayınca, küçük kardeşleri, küçük teker misali önde yuvarlanarak:
«Ağa kardeşlerim, demiş; bu ekinler tırpan istiyor, tırpan dersem el istiyor, emek istiyor ama, kim bilir eli mi değmedi, gücü mü yetmedi adamın. Her ne ise, yüzüstü bırakıp gitmiş. Kurda kuşa yem olacağına, gelin üçümüz üç elden biçelim. Helal süt emmiş birininse, gelir emeklerimizi öder elbet.»

Olur mu olur. Tarlanın bir başından girip, öbür başından çıkmışlar. Bir de nerde var, nerde yok; bir dev peyda olmamış mı? Üç kardeşin, üçününde tüyleri diken diken olmuş ama, dev:
«Hey insanoğulları, ben her dağ, aştım, her taşı taşıdım ama doğrusu bu tarla belimi büktü. Günlerdir gözlerim yolda, sizin gibi birini bekleyip duruyordum. Allah mı gönderdi sizi! Hakkınızı nasıl ödeyeceğim bilmem...» diye yüzlerine gülünce, yüreklerine bir su serpilmiş. Mıstık:
«Dev baba, demiş. İnsan dediğin kara gün dostudur, elinden geleni esirger mi; bir hakkımız varsa yerden göğe kadar helal olsun. Bizim istediğimiz güler yüz, tatlı dil...»
Bu ağız üstüne dev:
«Vah oğul,'güler yüzle tatlı dilin sözü mü olur; varım yoğum feda olsun sizin gibilere... Hani pek öyle insanlıktan nasibim yok ama, az buçuk bende kaldırım çiğnedim. Yol da bilirim, erkân da! Şu dağın ardında evim, evin önünde bir kuzum, kuzunun başında üç kızım var. Üçü birbirinden gönüllü; yazan Allah hangisini hanginize yazdıysa, yolunuza turab olsun ama, hele şu kuzuyu bir yiyelim de ağız tadıyla, ötesi kolay!..» deyip Mıstık'ın yüzüne bakmış ve el kadar kâğıt vermiş ki eline, karım kızartıp da göndersin kuzuyu diye. Ama Mıstık, devin gözünü pek beğenmemiş. Kâğıdı alıp bir arpa boyu yol gidince, açıp okumuş ki, ne okusun, kendi ayağıyla ölüme gidiyor.
«Kara hatun, bir kuzu gönderiyorum sana, bir insan kuzusu! Vakit, saat deme; sakın çiğ çiğ yeme; şişe tak, dönder, kızartıp gönder!» diye yazmış dev.
«İyiliğe kemlik!..» Başka ne beklenir ki bu kanlı mahlûktan!
Mıstık dilini ısırmış:
«Ya öyle mi! Dur, ben de Keloğlan'lığı ele alayım da bir gör!» deyip, bıçağının ucuyla mektubun ağzını yüzünü düzeltmiş. Sonra, dev karısına varıp estân etmiş, mestân etmiş, tarlabaşını destan etmiş; o da Mıstık yerine emlik kuzunun kanına girmiş.
Dev karısı bu kuzuyu kızartmada olsun, Mıstık bir kolayını bulup kızların bulunduğu odaya girmiş ki, ne görsün, üç kız! Güzel demek de söz mü... Biri çiçek açmış dal gibi, biri kekik kokan bal gibi, biri de, bir ana kuzusu, daha ağzından süt kokuyor
Keloğlan bunları böyle görünce, üç kurşunla üç yerinden vurulmuşa dönüp:
«Siz hangi dağın gülü, hangi dağın sümbülüsünüz?» diye sormuş. Onlar da iki göz iki pınar:
«Sorma yiğit, sorma demişler; bir padişahın kızıyız. Birgün bir şeytana uyup «Viran Bağ» derler, gezilmez bir bağa girmiştik. Dönüp dolaşırken iki dalın konuştuğunu duyduk, kulaklarımıza inanamadık. Daha daha yaklaşıp baktık, gözlerimize inanamadık. Bir garip ağaçtı, bu! Hani öyle ağaç demeye de insanın dili varmaz ya, bir kökten sürmüş iki dal; biri dut, biri armut... Dut dalı çalıp söylüyor; armut dalı da başını eğmiş dinliyordu. Parmağımız ağzımızda kaldı! Gayrı, göz kulak kesilip dinlemeye başladık. Sonra en olduk, neye uğradık bilmiyoruz. Duyup işittiklerimiz uyku olup damarlarımıza mı yayıldı. Yoksa başımız mı döndü, yüreğimiz mi bayıldı; her ne olduysa, gözlerimizi açtığımız zaman kendimizi bu mağarada bulduk. O gün, bugün devler kanımıza aş yürüyor. Üçümüzün üç avuç kanını içerlerse ömürleri, günleri artacak, üç bin yıl daha dünyaya meydan okuyacaklarmış. Bundandır, gündüzleri üçümüzün önünde üç gergef, kendi elimizle kendi kefenimizi işliyoruz. Geceleri de üçümüzün önünde üç ecel tası, sabahlara' kadar gözyaşı döküyoruz. Hangi gün, hangi saat ecel tasımız dolarsa, kefen gömleğimiz de o gün, o saat bitecek; yazan kara yazmış, bizim alın yazımız bu... Ya sen yiğit, sen ne arıyorsun, yel mi attı, sel mi att seni buraya?» diye sormuşlar. Mıstık da:
«Ne yel attı beni, ne sel... Kendi alın terimizi kendi kanımızla ödemeye gönderdi ama dev, vadem doimamış, benim yerime emlik kuzu kebap oluyor şimdi...» diye başlamış, başlarına gelenleri bir bir sayıp döktükten sonra:
«Allah, ecelden aman verirse, biz de kurtuluruz devin elinden, siz de... Gecenin bir vaktinde fırsat bulur da el edersem, el ettiğim yere gelin!» diye tembih üstüne tembih geçtikten geri, tandır başına gelmiş ki, emlik kuzu da nar gibi kızarmış, misk gibi tütüyor. Daha durur mu, tepsiyi başının üstüne almasıyla, tarla başını bulması bir olmuş.
Mıstık'ın burnu kanamadan çıkıp geldiğini görünce, devin gözleri faltaşı gibi açılıp:
«Gördün mü şu oğlanın yaptığını! Biz onun başına bir çorap örelim derken, o bizim başımıza ördü. Ben de bunu yanına korsam bana da dev demesinler!» diye ho-murdanıp durmuş ama, kimin umurunda... Emlik kuzuyu cennetlik gövdeye indirmişler.
Akşam olup da, sular kararırken, dev üç kardeşin yüzüne gülerek alıp evine götürmüş ama, Mıstık —emlik kuzudan ağzs yandığı için— bir daha yaş tahtaya basar-mı, kulaklarını onlardan a/ırmamış. Devlerin, iki taş arasında bir vakit bulup da:
«Hele kan uykuda iken bu üçünün kanına girelim b.u gece! Yarına da Allah kerim, kuyusu derin... Ya kızların kanını içeriz, ya da kendi ayağıyla gelecek kurbanlık kuzulardan birinin...» diye kem küm ettiklerini duyunca, uyku gözlerine haram olmuş. Devler kara taş üstünde kara bıçaklarını bilemeye gidince Mıstık:
«Fırsat bu fırsattır!» deyip kardeşlerine kaş-göz etmiş; kızlara da el eylemiş, gel eylemiş. Yayından fırlayan ok misali, fırlamışlar kapıdan.
Bir de devler gelip bakmışlar ki, ne görsünler, üç kardeşin de yerinde yeller esiyor, üç bacının da... Neye uğradıklarını bilemeyip hemen arkalarına düşmüşler ama, ötekiler çoktan sihirli ırmağı geçip yüreklerindeki korkuyu atmışlar.
Kara dev köpürüp küplere binmiş, Mıstık'a başını sallayarak:
«Bre Keloğlan yapılı» demiş; «bir emlik kuzudan ettin beni, yetmedi; şimdi de üç kızdan ettin, bitmedi, be hancı , sen yolcu iken, elbet yolun düşer bir günl» diye homurdanıp durunca, Mıstık ırmağın öbür başından:
«Sen, kuzu niyetine, kanımıza kasdetmqseydin, bir •emlik kuzudan olmazdın; üç nergefin yanına üç de ecel tası koymasaydın, üç kızdan olmazdın; eden bulur dev baba, eden bulur. Sen yollarımızı gözleyeceğine, elindeki bıçağı tutulacağı gibi tut ki, boynuna gelmesin!» deyip yolu tutmuşlar.
Onlar gidedursun, gelin biz haberi öteki yüzünden verelim:
Günün birinde padişah kızlarının ortadan kaybolduğunu duyunca, ne olduğunu bilememiş. Öyle ya, üçü de aydan arı, günden duru; hiçbirinin kalbinde kara yok; bugüne bugün eteklerinin ucunu bile gören olmamış, kimin parmağı olabilir bu işte! İnce eleyip sık dokumuşlar ama, akıl sır erdirememişler buna.
«Ya dağda, belde kalırlarsa, kara toprak gözlerini nasıl kapayacak! Ya kurda, kuşa yem olurlarsa, yeşil yaprak yüzlerini nasıl örtecek!»
Bu korku yüreğine yapışınca, deli, divane olası gelmiş padişahın:
«Kim kızlarımı bulur da getirirse, beğensin beğendiğini; dilesin dilediğini!» diye ferman üstüne ferman yağdırınca, umut dünyası bu, niceleri yollara dökülmüş; yeri, göğü ellek, fellek etmişler ya, yer demir, gök bakır, güvendikleri dağlara kar yağmış. Bu umut çırası da sönünce saray ,büsbütün padişahın başına zindan olmuş.
Ha işte, dağın, taşın böylesine yasa büründüğü günlerden bir gün, padişahın üç kızıyla Nalcı Baba'nın üç oğlu el ele, kol kola çıkıp gelmesinler mi! Padişah gözlerine inanamamış. Sevincinden ne yapacağını bilmeyerek, üç yiğidin üçününde alnından öperek sağ yanına almış, üç kızının üçünün de gözlerinden öperek, sol yanına almış. Onlar da. Viran bağdan, sihirli ırmağa kadar başlarından geçeni firaklı firaklı sayıp dökünce, bu yiğitlere kanı kaynamış, ille küçüklerine, ille küçüklerine, ciğerine sokası gelmiş padişahın:
«Dileyin benden HUediğinizil» demiş ama, üç kar des:
«Bizim ne dilediğimiz olacak padişahım, sağlığına dileriz.» deyip başlarını önlerine eğmişler, velakin padi şah:
«Kızlarım sırra kadem bastığı gün, ahd üstüne ahd etmiştim, kim bulup da getirirse ona vereceğim diye... Demek yazan Allah, size yazmış bunları! Vezir, vüzera-nın süzüne uyar da bu andımdan dönersem, halka karşı yüzüm kara çıkar, halka karşı kara çıkarsa, hakka karşı da çıkar. O zaman hem dünyamı kendi elimle yıkmış olurum, hem de ahretimi... Şimdi, beni baba yerine kor da «he!» derseniz, hem toy düğün edip, baş - göz ederim sizi; bir gün gelir devlet kuşu da birinizden birinizin başına konar inşallah!» deyip, üç gün, üç gece mühlet vermiş, düşünüp taşınsınlar diye...
İnsan bulunca bunar derler, meğer büyük kardeşlerinin gözü küçük kızdaymış; prtancıl kardeşlerinin gözü de ne onda, ne bunda padişahın tacında, tahdındaymış! Bundandır:
«Öyle bir nimete konduk ki, kapaksız kaynadı, buğu-suz pişti; elimiz kolumuz değmeden gelip önümüze düştü. Yine sağolsun küçük kardeşimiz!» deyip de kısmetlerine çıkanı öpüp de başlarına koyacak yerde, tutup da Mıstık'a bir kuyu kazmayı düşünmezler mil
Padişah üç gün sonra büyük kardeşlerini çağırıp da niyetini sorunca:
«Padişahım» demiş, «büyük kızınızın başımın üstünde yeri var ama! Bugüne bugün yeşilim yok, alım yok; ona layık şekerim yok. balım yok... Çam sakızı, ço: ban armağanı kabilinden olsun, bir «yüzgörümlüğü» hediye edemezsem, sonra ne yüzle bakarım yüzüne!» deyince, padişah gülmüş:
«İlâhi yiğit demiş; hele sen şu umursadığın şeye bak; sarayımda altın su gibi akıyor, beğen beğendiğini al nişanlına!»
Bu söz üstüne büyük:
«Padişahım demiş; adın var sanın var. İnsan senin kızına bir hediye verecek olduktan geri, göz görmedik el değmedik bir şey olmalı, devin mağarasındaki incili yorgan gibi. Altın anahtar, saray kapısından gayrı hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın; açsa açsa, mağaranın kapısını bizim Mıstık açar, alsa alsa, devin elinden o alır. Ondaki akıl kimde var. Hemen bir buyruğunuza bakıyor!»
Ne yapsın padişah, Mıstık'ı çağırıp bir nice dil döktükten sonra, incili yorganı istemiş ondan...
Mıstık, rüzgârın nereden estiğini anlamış, anlamış ama, korkuya pabuç bırakmamak için:
«Büyük kardeşim büyük kızınıza hediye edecek olduktan geri, incili yorganın da sözü mü olur!» deyip çıkmış; az gitmiş, uz gitmiş; çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek dere tepe düz gitmiş; derken günlerden bir gün devin mağarasına yetmiş; gayrı neylemiş, netmiş; orası üstümüze lâzım değil, nasıl ettiyse öyle bir ayın oyun etmiş ki, incili yorganı almasıyla, sihirli ırmağı boylaması bir olmuş.
Dev, soluk soluğa ardından koşup gelmiş ki. Mıstık, ırmağın öte gecesinde ettiği işe gülüp duruyor.
«Eeee Keloğlan yapılı seni, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni; üstelik bir de yaş tahtaya bastırıp incili yorgandan ettin, öyle mi! Dilerim Allah'tan bu yorganın altında yatan hiç uyanmasın!» diye, öyle bir beddua etmiş ki, vay geldi büyük kardeşin başına...
Mıstık'ın umurunda mı! «Yolcu yolunda gerek» deyip yürümüş ve bir göz yumup açıncaya dek sarayı bulmuş.
İncili yorganı görenler:
«İlâhi, bunu işleyenin elleri dert görmesin, sır ve sihirle işlenmiş sanki!» deyip, büyük sultanın çeyiz odasına kaldırmışlar. Mıstık'ın dönülmez yollardan döndüğünü duyunca, büyük kardeşinin yüzü, gözü kararmış ama, bu defa da ortancıl kardeş saman altından su yürütmeye başlamış.
Padişah bunu da çağırıp sorunca:
«Padişahım demiş, ortancıl kızınızın yüzüm üzre, gözüm üzre yeri var ama, bugüne bugün yüzüğüm yok, kaşım yok, ona layık elmasım yok, taşım yok, büyük kardeşim misali bir yüzgörümlüğü vermezsem, sultanın önünde yüzüm yer etmez mi!»
Padişah buna da gülmüş:
«İlahi- yiğit demişi Hazinemden türlü cevahir taşıp dökülüyor; beğen beğendiğini ver kızıma...»
«Padişahım demiş; il var, ar var; insan bir hediye verecek olduktan geri, akıl, sır ermedik bir şey olmalı; devin mağarasındaki şimşek taşı gibi... İnci, elmas dediğin, anahtar olsa, vezir, vüzera konağından başka hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın! Açsa açsa mağaranın kapısını bizim Mıstık açar. Alsa alsa devin elinden o alır. Ondaki şeytanlık kimde var; siz bir ferman buyurun yoksa!»
Bakmış ki olacak gibi değil padişah, Mıstık'ı çağırıp, biraz yüzüne güldükten sonra şimşek taşını istemiş.
Mıstık, baltanın neyi kestiğini anlamış, anlamış ama, korkuyu dalına kondurmamak için:
«Ben ne yüzden düşmesini isterim kardeşimin, ne de yüzünü yer etmesini; hele ortancıl kızınıza hediye edecek olduktan geri, istediği şimşek taşı olsun!» deyip yola düşmüş; az gitmiş, uz gitmiş, dağlar, beller geçerek, soğuk sular içerek altı ayla bir güz gitmiş; derken günün birinde devin mağarasına yetmiş; gayrı, neylemiş, netmiş, nemize gerek, nasıl ettiyse, öyle bir allem, kaf-lem etmiş ki, şimşek taşını almasıyla sihirli ırmağı geçmesi bir olmuş.
Dev, tozu dumana katarak ardından koşup gelmiş ki Mıstık, ırmağın öte yanında, oturup duruyor.
«Eee Keloğlan yapılı, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni, yetmedi mi? Bir de incili yorgandan ettin, bitmedi mi? Şimdi de şimşek taşından ediyorsun beni. Dilerim Allah'tan buna göz koyanın gözüne uyku girmesin!» diye öyle bir karış vermiş ki, tutarsa vay geldi ortancıl kardeşin başına.
Mıstık:
«Bre baş belası, iyiliğe kemlik edenlerin başı beladan kurtulmaz; niye bunları böyle ettin diye sorma bana; daha ne edip eyleyeceksin diye sor...» deyip sarayın yolunu tutmuş.
Şimşek taşını görenlerin de gözleri kamaşmış:
«Allah Allah, ne çıra gibi tütüyor, ne mum gibi bitiyor; gece gündüz işim işim ışıldıyor, gökyüzünden düşmüş bir yıldız sanki...» deyip ortancıl kızın çeyiz odasına kaldırmışlar.
Mıstık'ın burnu bile kanamadan, dönüp geldiğini görünce, ortancıl kardeşin de elleri böğründe, muradı koynunda kalmış; gayrı nasıl bir dolap çevirsinler! Onlar kara kara düşünedursunlar, padişah Mıstık'ı da çağırıp niyetini sorunca, ne dese beğenirsiniz:
«Padişahım, sevgi dediğin iki başlıdır. Bir ucu benim gönlümde ise, bir ucu da onun gönlündedir. Ben onun yolunda deli, divane olmuşum ne çıkar, bakalım küçük sultanın gönlü nerelerde havalanıyor?» demiş. Padişah da:
«Yerden göğe kadar hakkın var oğul, her gönülde bir arslan yatar; ben de bunu böyle bildiğim için, önceden önce, küçük kızımın ağzını aradım, gördüm ki, kalbinde sen yatıyorsun; senin üstünde dönüp dolanıyor gönül kuşu; gayrı bir diyeceğin kaldı mı?»
Bu söz üzerine Mıstık:
«Öyleyse, başımın üstünde yen var, var ama! Benim ne büyük kardeşim gibi incili yorganım, ne de ortancıl kardeşim gibi şimşek taşım var! Böyle elim boş, yüzüm kara gerdeğe girersem, küçük sultanın başına kakınç olmaz mı? İyisi mi, ya devlet başa, ya kuzgun leşe... Şu mağarayı bir de kendi gözümle dönüp dolaşayım. Belki çam sakızı, çoban armağanı bir şey bulup gelirim...» deyip yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek bir arpa boyu yol gitmiş, derken devlerin mağarasına yetmiş.
Dev, Mıstık'ı görünce dişlerini bilemeye başlamış:
«Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde avucumun içine düşersin çekirge; gayrı lamı, cimi yok, avuç avuç kanını içeceğim senin!» demiş.
Mıstık da boynunu bükmüş:
«Haklısın dev baba, haklısın; bugüne dek kırdığım ceviz kırkı geçti ama ister inan ister inanma, o gün bugün yüreğime bir korku yapıştı: Bir gün gelecek, dev baba beni yiyecek... Bir gün gelecek dev baba beni yiyecek, diye uykuyu durağı yitirdim! Şamdandaki mum gibi, ırmaktaki kum gibi eriyip aktım. Böyle her gün ölüp dirilmekten-se dedim, kurbanlık koyun gibi kendi ayağımla geldim! Yiyeceksen, ye benil İlle şunu da bir kenara ya? ki, bu edip eylediklerimi kendi aklımla etmedim ben. Bunları bir ettiren var bana! Bu ne padişah baba, ne de iki kardeşimden birisi; daha ilerisi, gerisi yok, başım boş değil benim, başım! içinde cinler mi cirit oynuyor, periler mi top oynuyor, bilmiyorum ki. Daha demin, yolda biri oğlak olup önüme düştü, sinek olup omuzuma uçtu; derken gözden kayboldu ya, belki canıma kanıma karışmıştır. Aman deyim dev baba; sen, sen ol da, beni yerken boğazında kalmasın ha!» deyince, devin gözleri dönmüş:
«Deme bre Keloğlan yapılı, demiş; tevekkeli değil, yüzünden, gözünden şeytanlık akıyor senin; Allah onların şerrine uğratmasın. Sana olmuş olanlar, bari bize olmasın; yedi adım ötede dur da tek ne istersen iste bizden!»
Büyük mağaranın kapısını ardına kadar açmışlar ama, üstündeki başındaki cinler bizi de çarpmasın diye yanına, yöresine yaklaşmamışlar. Mıstık da, bıyık altında gülerek göz göz bütün mağarayı gezmiş, nerde ne olduğunu sezmiş ama, ne dev aynasına elini sürmüş, ne de bir iğnesine, hiçbiri gönlünü sarmamış. Derken, yeşil bir kafes içinde, yeşil bir kuş görmüş, tüyleri pırıl pırıl, gözleri yumul yumul bir kuş.
«A kuşum, a cennet kuşum; nasıl olmuş da seni unutmuşum!» deyip almış onu oradan... Gider ayak, devlere de bir «Allahaısmarladık» diyecek olmuş ama, koydunsa bul onları yerinde!
«Kim bilir korkudan başlarını alıp ne yana gittiler; gayrı cehenneme kadar yolları var. Şu garip kuşu da ellerinden kurtardım yal» deyip sihirli ırmağı geçmiş, sarayın yolunu tutmuş.
Gel gelelim, bu cennet kuşu, ne şimşek taşı gibi sarayın gözünü kamaştırmış; ne de incili yorgan gibi parmaklarını ağzında bırakmış; görenler şöyle bir dudak büküp geçmişler. Hele kardeşleri, hele kardeşleri:
«Adımızı bir paralık ettin, bir kuşun diyeti ne ki, ne hediye olsun. Yükte hafif pahada ağır, daha başka şey yok muydu sanki!» diye yeniden onu ölüme sürecek olmuşlar ya, Mıstık, bu sözleri kulağının arkasına atıp:
«Adam sen de, kimsenin gözüne girmeye niyetim yok, beğenmeyen kızını vermesin; ben bir can daha kurtardım ya!» deyip başını öte tarafa çevirmiş.
Ne ise, ister istemez, yeşil kuşu da küçük sultanın odasına kaldırmışlar. Böylece hediye tamamına varınca davullar vurulup, meydanlar kurulmuş. Padişah tamam kırk gün, kırk gece toy düğün edip ahdini yerine getirmiş.
O sabah, Mıstık'la küçük sultan yeşil kuşun sesiyle uyanmışlar. Giyinip düzendikten sonra, gidip padişahın elini, eteğini öpmüşler Padişah da kızını görmüş, gö-nenmiş! güveysini görmüş; güvenmiş; öyle hediye vermemiş ama:
«Evlatlarım; bu dünya, dört kulplu bir teknedir: ikisinden kadın tutar, ikisinden erkek... Bir gün gelir, bu teknenin başına geçerseniz, şu bir çift sözüm kulağınıza küpe olsun! Hele o güne dek, yeşil kafesli odanızda, yeşil kuşu dinleyerek gününüzü gün etmeye bakın» diye dünyalar değer bir baba öğüdü vermiş.
Öteki kızlarıyla, öteki güveylerini de el öpmeye beklemiş ama, o gün ne incili yorgan odasının kapısı açılmış, ne de şimşek taşı odasının! Padişahın yüreğine bir Korku düşüp:
«Acep, gözü götürmeyenlerden biri, yastık çerezlerine bir şeyler katıp katıştırıp da zehirlemiş olrnasm bunları!» diye kara kara düşünmeye başlamış. Vezir vüzera ise:
«Padişahım, böyle korkuyu dalınıza kondurmayın, düğün deyip de geçivermeyin! O kadar konuğu indirip bindirmek dile kolay; kırk gün kırk gece insan öyle bir yorulur ki, doğulmuş ete döner; de yiğitse, gerdek gecesi sabahı başını kaldırabilsin. Alimallah yatak, çektikçe çeker adamı...» diye atıp eğirmişler ama, ertesi sabah gene onlardan bir ses, soluk çıkmayınca, «bunun altında bir çapanoğlu var ama, bunu da bilse bilse kardeşlerinin huyunu, suyunu bilen Mıstık bilir» deyip onu çağırmışlar; o da:
«Vallahi padişahım; demeye ağzım varmıyor ama, gayrı saklayacak yeri kalmadı; Allah bilir ya, kardeşlerimi devlerin bedduası tutmuş olacak. Eğer böyleyse vay başlarına! Ne incili yorgan altındakiler uyanabilir, ne şimşek taşı odasındakiler uyuyabilir. Doğrusu ettikleri şurama çıktı. Böyle bir karış da ben verecektim ya, ne de olsa kardeştir, dilim dolandı yoksa. Zira ben onların yoluna başımı koydukça, onlar benim yoluma kuyu koymadı kazdı, bir kuru taht için...» deyip de, büyük taş altında kalasıca büyük kardeşlerinin kendisine oyn-sdıkları oyunu bir bir sayıp dökünce, padişah sakalını karıştırmaya başlamış:
«Ya, demek bunların gözü ne incili yorganda, ne şimşek taşında, benim tacımda, tahdımda ha! ilâhi, böy-leîerinin gözünü toprak doyursun. Onlar ettiklerini çekiyor ama, ne olduysa, kızlarıma oldu. Kendi elimle başlarını nâra yaktım. Biri incili yorgan altında çürüyüp gidecek; biri de şimşekle çarpılmışa dönecek; ne yapmalı bilmem k"...» deyip vezir vüzeranın yüzüne bakmış ama, onlar bu derde merhem olamayınca Mıstık'a dönüp:
«Hey oğul, üzüm üzüme baka baka kararır derler ama, sen onlara ne gözle bakılacaksa o gözle bakmış olmalısın ki, tek bir damarın bile kardeşlerininkine çekmemiş. Huyun, suyun ak pınardan daha ak, içine bîr saman çöpü bile karışmamış. Üstelik vereceği kadar akıl fikir de vermiş Allah. Devlet kuşu senin gibilerin basına konmayacak da, kimin başına konacak, küçük kızımın talihi varmış doğrusu. Şimdi, bir yolunu yordamını bulur da sarayımın üstüne çöken şu musibete bir çare bulursan, söz bir Allah bir, tacımı, tahtımı sana bağışlarım!» deyince. Mıstık ne desin, göze girmek isteyenler gibi eğirip bükecek değil ya.
«Padişahım, demiş; her sözün benim için bir ferman ama, öyle her aklıma eseni yaparsam, ye emekler yele gider; ya dilekler sele gider. İyisi mi, iki saat olsun, mühlet verin de eni konu düşüneyim bir. Eme yarar bir çare bulabilirsem, gelir önüne dökerim. Vezir, vüzeranız da tartıp teraziler bunları, ondan sonra, Bismillah deyip baslarız ise!»
Doğru söze ne denir. Mıstık, düşünmüş taşınmış; danışacaklara da danışmış ve gidip padişahın önünde el-pençe divan durarak:
«Padişahım; devler de Allah'ın kulu; tutmasına onların da bedduası tutar ama, yetim ahi değil ki bu, yedi kat mermeri delip de geçsin. Bana öyle geliyor ki, şu incili yorganla şimşek taşı alınır da, bunların ah ü zarında olanlara verilirse, uyuyanlar uyanır, ama, uyanık olanları uyutmak zor gib geliyor biraz. Ne ise, hele siz şu dediklerimi yapın, yakıştırın, ötesini bana bırakın, elbet bir maval okur, onları da uyuturuz!» demiş; vezir vüzera da söylediklerini tartıp terazilemiş. Dediği gibi incili yorganı kapı ardında kısmetini bekleyen yetimin yetimi bir kıza vermişler, şimşek taşını da, başını kara kaplı kitaptan kaldırmayan derya gibi birine... Üstelik, Mıstık da okuyacağı mavalı okuyunca uyanamayanlar uyanmış, uyuya-mayanlar da uyumuş. Gayrı günlerini gün, gecelerini gece etmeye başlamışlar ama. büyük kardeşleri olsun ortancaları olsun, edip eylediklerinden öyle bir utanmışlar, öyle bir utanmışlar ki, hani yer yarılsa yere girecekler-miş. Ama padişah yine de ele güne karşı:
«Tek param pul olsun da, kızlarım dul olmasın!» diye, ikisine bir çift laf ederek:
«Be Allah'ın gafilleri, hiç mi feleğin aynasına bakmadınız? Sizde padişah olacak yüz, vebal taşıyacak omuz var mı ki, yağmur yağmadan sele gidiyorsunuz. Is-lâmın şartı beş; altıncısı da haddini bilmek! Baıi şu ettiğiniz, ayağınıza dolaştıktan sonra olsun, haddinizi, hududunuzu bilin de, bir daha çizgiden dışarı çıkmayın, yoksa karışmam, küçük kardeşinizin kılıcı başınızın üstünde!» deyip, gönlünden kopsa da, kopmasa da birer beylik vermiş bunlara; Mıstık'ı da başlarına padişah yapıp köşesine çekilmiş. Cümle âlem ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma daha düştü. Hakkından fazla hak istemeyenlerin başına...

sırmalı pabuç

Author: pessoa / Labels: , ,


Bir gün başımdan kavak yelleri esti... Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok... Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok.., Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok... Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım. Yürüdüm babam yürüdüm; gölgemi peşimde sürüdüm. Bir de baktım, bitmemiş bir ağacın dibinde üç tavşan. İkisi daha doğmamış, birinin de adı var sanı yok... Adı var sanı yok tavşanı avladım tüfeğimi pekmezinen yağladım, yeniden düştüm yola, haydi avcılar başı uğurlar ola... Az gittim, uz gittim, çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek altı ayla bir güz gittim. Bir de baktım üç ev. İkisi yıkık mıkık, birinin de üstü açık, dört duvarı yok... Üstü açık evden üç hatun çıktı; ikisi yalan dolan, biri de Kaf Dağında doğan. Kaf Dağında doğandan bir kazan istedim, üç kazan verdi cebinden; ya Hint'ten gelmiş yahut da Çin'den. İkisi yamuk yumuk, birinin de kenarı var dibi yok... Dipsiz kazanı vurdum ocağa, ne baltaya baktım ne bıçağa; yok oğlu yok tavşanı doğradım kazana; göz değmesin, şu mavalı dizip, bozana ... Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş; bir memleketin birinde de bir öksüz kız varmış. Anacığının toprağa düştüğü gün, onun da bağrına bir ateş düşmüş, benzine kül elenmiş; gayrı yüzü güler mi yetimin! Bari babası, baba olup da üstüne kol kanat gerse... Daha karısının toprağı kurumadan bir üvey ananın eline bırakmış onu... Üvey ana dersen, taş yüreklinin biri imiş. Kendi kızının elini sıcaktan soğuğa vurdurmazmış ama, bu kara yazılıya aman, zaman vermez, her yüke onu koşar, her yokuşa onu yorarmış, daha olmazsa, elekle su taşıtırmış çeşmeden. Öyle iken her yaptığı diken olur, gözlerine batarmış. Çekilir kahır değil doğrusu, dağ olsa dayanmaz buna, başını alıp gidecekmiş, ya, şu sarı inekle küpeli horoz boynunu büküyormuş yoksa.

Ahırın üstündeki kerevette yattığı için bunlarla öyle bir can, ciğer olmuş ki, âdeta, birbirlerinin halinden, dilinden anlamaya başlamışlar.

Küpelisi sabah sabah baş ucunda öter: «Uyan öksüzüm uyan, dünyanın gamı da çok, demi de çok, kara gün kıyamete kadar sürmez. Senin başında öyle hayırlı sabahlar açılacak ki, bugün mü desem, yarın mı desem! Sen yüreğini temiz tut!» dermiş. İşte o zaman bu öksüzün yüreğinde bir ümit çırası yanar, öyle bir olurmuş, öyle bir oîurmuş ki, tutup küpeliyi ciğerine sokası gelirmiş.

«Sırmalım!» dediği sarı inek de bu anadan gülmedik yetime ana olur; bir memesinden bal, bir memesinden kaymak verirmiş. O da, kızı gibi gider, boynuna saçılır ve anasına söyler gibi söylermiş her derdini.

Bundandır, başlarından savmak için, sarı ineği önüne katar da yaymaya gönderirlerse yok mu, bütün dünyalar onun olurmuş.

Günlerden bir gün, yine sarı ineği önüne katıp nerde yemlik, yeşillik bir yer varsa oraya götürmüş. O yayım yayım yayılırken, kendi de bir ağacın altında serilip yumak yumak yün eğirmeye başlamış. Bir de nerde var nerde yok, bir rüzgâr, dağdan dağa esip gelmiş; yününü yumağını alıp gitmiş...

Öksüz kız neye uğradığını bilmemiş! Öyle ya analığı ne yel tanır, ne sel tanır; alimallah bir süyümüne kurban eder onu, ya böyle bir yumak olursa, ne kıyametler koparır, var kıyas et gayrı!

Bu korkuyla, vurulmuş gibi, yerinden fırlayıp yumağın peşine düşmüş. Yumak gitmiş o gitmiş, yumak gitmiş o gitmiş, ille velakin, ne bir çalıya dolanıp kalmış yumak, ne de bir ağaç dalı çekip almış onu, rüzgârın elinden... Yuvarlana yuvarlana varıp bir kulübeye düşmüş, öksüz kız da ardından... Bir de bakmış ki, ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna, hemen eğilip eline varmış. Meğer o ayna devran aynası imiş; neler geldi neler geçti felekten, hep ayan beyan görünürmüş ya, insan bu hatun kişi gibi erişmiş olursa... Bundandır, öksüz kız nasıl olup da gelip kapısına düştüğünü anlatmaya niyetlenirken. Akça Nine:

«Yorulma kızım, demiş; ben neler neler gördüm; anasını kaybetmiş, kuzusunu meler gördüm. Hey ana kuzusu! Senin başından da geçenleri biliyorum, kalbinden geçenleri de... Rüzgâr, yumağını elinden alıp kaçırdı değil mi? İyi saatte olsunlar, onunla bir kör şeytanın elini; dilini bağlayacaklar. Üvey anandan korkuyorsan, başımdaki yünden, yapağıdan al, alacağın kadar, yine eğirir, büker, yumak yapıp dökersin önüne!»

Öksüz kız kulaklarına inanamamış :

«Aman nine, o nasıl söz! Ben kendi başımı kayırır da, tutar sizin başınızdan bir tel koparırsam, Allah ne der; iki elim yanıma düşmez mi? Zaten ne yapsam üvey anamın gözüne batıyor. Destiyi kırsam da bir, suyu doldursam da, bahane mi yok onun için. Varsın, yumağı yele verdimse o da beni sele versin, ne çıkar, bir güne bir gün gülmedikten geri...» deyip de, ah ü zara başlayınca, Akça Nine:

«Ağlama kızım ağlama; sende bu cevher, bu yürek olduktan sonra, o güldürmezse Allah güldürür bir gün, hele sen şu yüzünü, gözünü bir yıka» deyip de ellerini ona doğru uzatmaz mı! Sihir mi desem, keramet mi desem, ne desem, on parmağından damla damla nur damlamaya başlamış. Öksüz kız da, ne olduğunu bildiği yok ya, şifa niyetine deyip yüzüne gözüne sürmüş, sonra da Akça Ninenin duasını alarak sarı ineğin yanını bulmuş ve lakin eve dönünce bir kızılca kıyamet kopmuş!

Üvey anası, tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten geri:

Bir de bakmış ki ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna...

«Amanın ne günlere kaldık, iyi ki üstümüze taş yağmıyor. Huuu, efendi; gel de kızının marifetini gör. Gayrı ben onu bu kapıya bastırmam. Üzüm üzüme baka baka kararır. Benim ev'de gül gibi kızım var!» yaygarayı basınca, yer yerinden oynamış. Bir de babası gelip görmüş ki, ne görsün; kızının şekli şemaili değişmiş: kaşları kalem olmuş çekilmiş, kirpikleri top top olmuş sürmeden, dudakları kan kırmızı, yanakları püskürme ben!

Adamın aklı fikri durmuş:

«Kız, tuz - ekmek haini, demiş; kızım demeye dilim varmıyor sana, bu ne, bu yüzündeki allık, bu ne gözündeki sürme? Kapımıza kara sürüp de adımızı on paralık mı edeceksin. Şimdiden geri bu evde yerin yok. Hangi yolsuz yoldan çıkardıysa seni, git onun eşiğine yüzünü sür!»

Kızcağız böyle iki taraflı bir yaylım ateşine tutulunca, neye uğradığını bilememiş; kanı, iliği kuruyup, olduğu yerde donup kalmış. Nerdeyse gözleri kararıp düşecekmiş ya, bacılığı olacak başına bir yumruk indirip de, aynayı eline verince ayılmış; hele bir aynaya bakıp da yüzünden, gözünden nur aktığını görünce, bunu Akça Ninenin kerametine verip:

«Demek bühtan üstüne bühtan ettiklerinin sebebi bu ha! Ben de yüzümde bir yüz karası var sandım...» diye; melûl mahzun ağlamaya başlamış. Ağladıkça güzelleşmiş, güzelleştikçe güzelleşmiş, huri iken melek olmuş. İşte o zaman hikmeti hüda sarı inek dile gelip:

«Hey Allah'ın zalimleri; ağzınız nasılvarıyor da şu öksüze dil uzatıyorsunuz. Doğan ayda, batan gün de kara var onda yok. Ben de şahidim, yer gök de şahit buna!» deyince ötekiler neye uğradıklarını bilememişler; babası olacak bir dönüp ineğin gözüne bakmış, bir dönüp kızının yüzüne bakmış, sonra karısına:

«Öyle ya, akıl var, yakın var, bu kızın yüzündeki allık pulluk olsaydı bu gözyaşı seline dayanır mıydı?» diye, ömründe bir defa doğru söyleyecek olmuş ya, üvey ana inanır mı, inanmamış; alıp götürmüş kızı başından kırk kazan su dökmüş, velakin ne kaşlarından bir elif silinmiş, ne de benlerinden bir nokta...

O zaman o da dilini ısırmış:

«Acep dağda belde bir uğrağa mı uğradı, git gide güzelliği kan ediyor bu kızın; nasıl etsek de ağzından alsak bunu!» diye söylenmiş kendi kendine...

O günden beri öksüz kızın sağına geçmişler, soluna geçmişler, estek edip köstek etmişler; kulübenin de kulübedekinin de karametini öğrenmişler, gayrı durur mu! Daha gün doğmadan sarı ineği kendi kızının önüne katmış...

Allah insanın kavline göre vermez, kalbine göre verir! Neyse, inek gitmiş, kız gitmiş, duman gitmiş, toz gitmiş, derken o yemlik yeşillik yere yetmiş. Sözde b' da, yün eğirip yumak yapacak olmuş ya, ömründe eline aldığı şey mi; yüzüne gözüne bulaştırmış; yel neylesin onu, sel neylesin onu! Bakmış ki olacak gibi değil, kendi ayağıyla götürmeye kalkmış, kalkmış ama, bu güne dek ne yaşa basmış, ne taşa, inişe yokuşa dayanır mı? Bayır aşağı, yumak misali yuvarlana yuvarlana kan revan içinde kalmış. Güç bela kendini kulübeye atmış ama. Akça Nineyi görünce, gözlerine inanamamış:

«Vay, nur yüzlü dedikleri de, bu paslı, pasaklı kan mı? Saçı başı örümcek ağı gibi, yüzünden de melanet akıyor, cadının biri!»

Deyip ne eline varmış, ne eteğine; başlamış kem Küm etmeye:

— Cadı karı, ne eğirip dokuyorsun burada?

— Kimin ne olduğunu bir Allah bilir kızım, kim bana ne gözle bakarsa, ben de ona o gözle görünürüm. Eğirip dokuduğuma gelince, bu herkesin kalbine, niyetine bağlı; kim ne eğirirse onu dokurum! Hani dilim varmıyor ama, baban hayrına şu saçıma başıma bakar mısın kızım?

— Saçın başın bakılacak gibi değil, cadı karı!

— Şu yüzümü, gözümü olsun bir siler misin kızım?

— Yüzün gözünde silinecek gibi değil, cadı karı!

— Ya, öyle mi kızım, belki bir yerine bulaşmıştır, gel şu elini yüzünü bir yıka! deyip de, on parmağını uzatınca

—körün istediği de iki göz değil mi? hemen elini, yüzünü yıkamış ve sarı ineği önüne katıp evine dönmüş dönmüş ya, anası onu öyle görünce, kanı, iliği kuruyup, yetmiş iki bin damarı birden çekilmiş:

Bu hal karşısında kızı bir tuhaf olup:

«Bre ana, ne oldu böyle sana; dilin dişin mi kilitlendi, ağzını açıp da bir harf etmiyorsun?» diye sorunca anası ne «he!» diyebilmiş, ne «yok!» diyebilmiş, aynayı yüzüne tutmuş. Bir de bakmış ki ne görsün! Ne kaşiarında kaş kalmış, ne gözlerinde kirpik, felek tırnak çalmış gibi, yolum yolum yolunmuş yüzleri, Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olan kız, yedi yerinden kurşunla vurulmuşa dönüp elindeki aynayı taşa çalmış:

«Gördün mü başıma gelenleri! Gayrı, kim başını kaldırır da yüzüme bakar!» diye ah ü zara başlamış. Bunun üstüne evin içinde bir fırtına kopmuş. «Senin yüzünden oldu!» yine o anadan gülmedik öksüze yapmadıkları kalmamış. Nerdeyse, derisini bile yüzeceklermiş ya, yine sarı inek dile gelip de:

«Hey Allah'ın insafsız kulları; suç, günah onda değil ağzından çıkanı kulağı duymayan kızınızda. O ermiş erişmiş hatuncuğa karşı öyle ipe sapa gelmez laflar atıp eğirdi ki, dağın taşın bile yüreği parçalandı; ettiği eylediği yanına kalır mı; maymuna, şebeğe döndü işte... Gayrı ister öğünün, ister taşlar alıp döğününl» demez mi! Üvey ana büsbütün köpürüp küplere binerek sarı ineğin üstüne yürümüş:

«Sus, adamdan azma, sen de mi söz sahibi oldun, sebebin asıl büyüğü sensin, sen! Seni tutup da yaymaya götürmeselerdi ne şu, yüzüne bakanın kırk yıl kısmeti kesilen kızın ekmeğine yağ sürülürdü, ne de benim has kızım, elmas kızım, böyle yolunmuş çil tavuğa dönerdi; senin de sütün başını yesin; onun da güzelliği soyha kalsın üstünden!» deyip de Hacı kasabın yolunu tutunca, öksüz kız eline, eteğine sarılarak:

«Kıyacaksan bana kıy, bu ağızsız, dilsize kıyma; hangi inek dile gelir de konuşur; demek onu bir söyleten var; bir tüyüne dokunursan, Allah'ın huzuruna ne yüzle çıkarsın sonra!» diye yalvarıp, yakarmış ama, üvey ananın gözlerini kan bürümüş bir kere... Büsbütün öfkelenerek:

«Be öksüz dana demiş; bana akıl verecek bir sen mi kaldın, sen kendi başını kayır; hele onun üç avuç kanını içeyim bir, senin de anandan emdiğini burnundan getireceğim!» deyip de gidince, kız, sırmalısının boynuna sarılarak, süyüm süyüm ağlamaya başlamış:

Çok sürmemiş. Hacı kasap da kanlı bıçaklarıyla kapıdan girmiş! Velakin sırmalı, ne «maa!» demiş; ne «moo!» demiş; götürüp başını kasaba teslim etmiş. Adam üvey anaya dönerek:

«Ne malûm olmaz ki bu mahlûkalara, ölecekleri malûm olmasın; sarı sinek gözlerine göründü mü, kendi ayaklarıyla gelip başlarını verirler böyle!» deyip bıçağı sürmüş ama, bıçak kesmemiş. «Bismillah» deyip bir daha sürmüş, yine kesmemiş; bir daha sürmüş, yine kesmemiş! işte o zaman Hacı kasap, sakalını avcuna alarak:

«Allah Allah; benim bıçağım taş olsa taşı keser; bunda bir hikmet var. Doğrusu ben bu mübareğin kılına dokunamam gayrı!» deyip bıçağını atmış ama, üvey ananın ağzını bıçak açmamış! Velakin, o günden beri ne kır ne bayır; ne ot, ne çayır; birine bir avuç saman, birine bir dilim ekmek; böylece ikisinin iflahını kesmeye kasdetmiş, kasdetmiş ya öksüz kız ekmeğini yemez, gözyaşıyla ıslatıp sırmalısına verirmiş; o da ak sütüne bal kaymak katıp öksüzüne içirirmiş. Aradan aylar yıllar geçmiş; öfkeler, kinler geçmemiş! Gayrı biz ne diyelim, Allah vursun mizanına!

O günlerde konaklardan birinde bir düğün varmış. Herkes mühür mumuyla çağrılacak değil ya, konak bu... Açık kapı çok, girme diyen yok! Gününü gün etmek isteyenler dolup dolup boşalıyormuş. Kambersiz düğün olur mul Üvey ana da «has kızım, elmas kızım!» dediği maymun suratlı kızını giydirip kuşatmış; kaşlarına kalem, gözlerine sürme çekip «ver elini düğün evi!» demiş, demiş ama, kapıdan çıkarken başını ahıra uzatıp:

«Kız, öksüz dana; ben kendi ciğerparemi düğüne götürüyorum. Bu günlük seni ahırdan çıkarayım da kapıya bacaya göz kulak ol; bir iğneme ziyan olursa iğneli yayıkta bil kendini!» diye üvey krzına bir göz dağı vermeyi de unutmamış. Yetimin bağrı yufka olur. O acı soğan sözlü karının söyledikleri kurşun gibi işlemiş yüreğine... Kendini tutamazsa ne yapsın! Sırmalının boynuna sarılarak, bir söyleyip iki dökmeye başlamış:

«Ah sarım, sırmalım; sen bu insanları bilmezsin! Çoğu babalar baca tütünü; ana güder kuzuyu; Allah benimkini aldı, başkalarınınkini almasın; anasız kuzuyu kim yedor, kim güder; kim alır da düğüne gider; hele bir de bir üvey ana eline düştü mü, vay geldi başına! Daha olmazsa öyle iğneli laflar eder ki, iğneli yayığı mumla aratır. İnsan güzel olmuş ne çıkar... Felekte bir gün görmedikten geri... Vay ne olur, ne olurdu; o Akça Nine bana verdiğini üvey bacıma verseydi de, kıskançlık dişleri olsun etime işlemeseydi!»

O, böyle ah ü vah ederken sarı inek dile gelmiş: «Ağlama öksüzüm ağlama» demiş; «bir gün bir ağaç perisinin eli değmişti alnıma... Değdiği yerde üç kıl seğiriyor şimdi. Bu, ya o periden bir işaret, ya da o nur yüzlü karıdan müjde, bir beşaret: Sen hele şu kıllardan birini kopar da yak bakalım, Allah ne gösterecek!..»

Öksüz kızın gözlerinde bir ümit çırası yanmış; bu çıra ile kıllardan birini yakmış; bir de bakmış ki, ne görsün kapının önünde bir araba, arabanın içinde dürülü bir bohça, bohçanın arasında da, tellisinden pullusuna, allısından bindallısına kadar düğunlük diye ne ararsan var. Kızcağız baktıkça bakmış, kuruyup kalmış buna!

Bunun üstüne sırmalı:

«Haydi benim öksüzüm; kuruyup kalma, yetim kuşun yuvasını Allah yapar; giyin,.kuşan da git gayrı: düğün evinin gözü de bir güzel görsün, senin de gözün gönlün açılsın biraz!» Kızcağız da özenmiş, bezenmiş; giyinip düzenmiş, olmuş sana bir bal paluzesi! Rengini gülden almış, kokusunu menekşeden... Hele o saçlar, sümbül sümbül, topuklarını dövüyor, gözleri dersen, humar humar, kan üstüne kan ediyormuş.

O böyle teliyle, puluyla; yeşiliyle, alıyla kapıdan girmez mi, kol bastıya uğramış gibi düğün evinin ağzı dili tutulmuş; «acep hangi bağın gülü hangi bahçenin sümbülü?» der gibi, birbirlerinin yüzüne bakmışlar ama, yer yüzünde görülmüş mü böylesi? Tabiî tanıyjp eden olmamış. Düğün başı bile «sakın saraylı olmasın bu!» deyip vezir, vüzeranınkileri bırakmış; onun etrafında pervane olmaya başlamış. Gayrı çalmış sazlar coşkun coşkun, söylemiş kızlar nazlı nazlı... Düğün evi düğün etmiş, öksüz kız da gününü gün etmiş.

Bir köşede büzüm büzüm büzülmüş üvey anasıyla, tuba kazı gibi süzüm süzüm süzülen üvey bacısının yan yan kapıya baktıklarını görünce, «vakit, saattir!» deyip, kalkmış; tıpkı gelirken karşılandığı gibi, giderken de yedi yerden eteklenerek uğurlanmış ama, «Havuzlu meydan» dedikleri meydandan geçerken, nasıl olmuşsa, pabucunun teki havuza düşmesin mi! Girilmez ki girsin, alınmaz ki alsın...

Üzülmesine üzülmüş ama, «elbet bunda da bir hayır vardır!» diye hayra yorumlayınca, yüreğine bir su serpilmiş; daha durur mu ya, ele güne görünmeden başka bir çalıya takılıp, karaya sürünmeden eve dönmüş, üstünü başını değiştirip, yine o kırk yerinden kırk yamalığı dökülen çulun, çuvalın içine girmiş; derken ötekiler de kel fatma gibi kabara kabara çıkıp gelmişler:

— Kız, kapı mandalı, kapıyı, bacayı tim, bekledin mi? bekle demiş

— Bekledim ana, bekledim ama, bir Allah'ın kulu gelip de kapımızı çalmadı!..

— Bre öksüz dana; dağda, bayırda kim kaldı ki, gelip de kapımızı çalsın; kim var, kim yok, arı kovanı gibi düğün evine dolup boşaldı. Hani kızcağızı adam yerine koyduğundan değil ya, hasedinden çatlasın diye, düğün evini anlatmaya başlamış:

«Hepsi ne ise, ne ya, hele öyle bir güzel geldi, öyle bir güzel geldi ki düğüne, doğrusu analar doğurmaz onun gibisini! Kim bilir hangi peri padişahının kızıydı; görenlerin ömrü, günü arttı ya, ille benim yüreğim bir kat daha yağ bağladı! Neye mi dedin öksüz dana bu misli menendi görülmedik güzel bunca kökzadeleri, otzadeleri bıraktı da, gele gele gelip benim yanıma oturdu; has kızımı, elmas kızımı da öyle sevip okşadı, öyle bir sevip okşadı ki» diye birin yanına bin katarak atıp eğirdikçe, öksüz kız da gülmemek için dilini dudağını ısırıp duruyormuş.

Neyse, varsın o yalan üstüne yalan dizip koşadursun, gelin biz haberi öteki yüzden verelim:

Bir gün, bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş, velakin, bu başı yatık hayvanın başını suya eğmesiyle çekmer-i ve kalem kulaklarını dikip geri geri çekilmesi bir olmuş. Bu ürkekliğe bir mana veremeyen şahzade eğilip bakmış ki havuzun dibinde pırıl pırıl bir şey... Bir de çekip çıkarmış ki, telli pullu bir pabuç ama, görülmüş gibi, görülecek gibi değil; makas kesmemiş, iğne batmamış...

Padişahın oğlunun ağzı bir karış açık kalmış:

«Allah Allah demiş; bu, bu kadar güzel olduktan geri. ya bunu giyen güzel, ne güzeldir kim bilir!»

O sırada iki büklüm bir kocakarı da yerleri yalaya yalaya geliyormuş. Şahzadenin ah ü vahi kulağına gelince, yarı belini doğrultarak söyle bir göz ucuyla bakmış:

«Ey oğul, demiş; ben bu pabucu birinin ayağında görmüştüm düğünde, havuzun içinde ne geziyor bu!

Bir gün bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş... At ürkmüş... Havuzun dibinde bir pabuç!...

Sakın haramiler yolunu kesip de dağa kaldırmasınlar? Eğer öyle ise, yanarım doğrusu... Kurda kuşa yem olacaklardan değildi. Bütün düğün halkının gözü üstünde kalmıştı, huri mi desem, peri mi desem, ne desem; tâ öylesine bir güzeldi!» deyip de yürüyüp gidince, şehzadenin yüreğine bir ateştir düşmüş' Gayrı iki bir der mi! Hemen atlılar kaldırıp dağı taşı taratmış, her yeri adım adım aratmış ya, gidenler başları yerde dönüp gelince, ateş bacayı sarmış, kıvılcımları sarayın üstüne yağmamış olur mu? Anası, babası bir yandan vezir, vüzera öte yandan yanıp yakılmaya başlamışlar. Böylece sırmalı pabuç havuz başından arz odasına, arz odasından da kubbe altına düşüp bir çene yarışıdır başlamış. Üç gün üç gece kılı kırk yarmış, ince eğirip sık dokumuşlar ama dipsiz ambar, boş kiler., söylenenler ceviz kabuğunu doldurmamış. Derken, gün görmüş, umur görmüş bir vezir:

Bre akça kocalar, demiş; bizim dağlardan kuş uçmaz, kervan geçmez, kırk haramilerin adı mı olur, ne diye oraları elek felek ediyorsunuz? Bu kız bir peri kızı değil de, bir ana baba kuzusu ise, yer yarılıp yere girmedi ya, îlbette kendi işinde, kendi aşında, kendi ocağının başındadır. Şimdi ak ağalar kapısından iki ağa çağırıp kapı kapı dolaştıralım, kimin ayağına olursa pabuç onun demektir. Allah yazdıysa, toy düğün edip alırız, olur biter; gayrı ferman padişahımızındır!»

Meğer padişah da kafes ardından bunları dinliyormuş, bu sözlere aklı fikri yatmış.

O günden beri ak ağalar sırmalı pabuç ellerinde, padişahın fermanı dillerinde, yetmiş iki mahalleyi dolaşıp, dk kapı, kara kapı derken, kara yürekli karının kapısına gelmişler.

Üvey ana, ak ağaların elinden pabucu çekip, kendi ayağına giymek istemiş, olmamış; kendi ayağından çıkarıp kızının ayağına geçirmek istemiş, yine olmamış.

Ağalar burada aradıklarını bulamayınca, başka kapıya yönelmişler ama, komşunun biri:

«Canım teli pulu dökülecek değil ya, bir de öksüz giyse şunu, ne olur sanki; o da bu evin kızı değil mi?» diyecek olmuş ya, üvey ana kaşlarını çatıp:

«İlahi komşu sen de! Kıza, kuzuya benzer nesi var onun; çalı süpürgesi gibi, ahır kapısında dayalı duruyor; yanına yaklaşanın burnu dibinden düşer, ele, güne çıkarılacak şey mi?» Velakin ak ağalar, bu işte bir güve yeniği olduğunu sezerek:

«Hatun kişi ferman büyük yerden; biz kılı kıldan ayırmıyoruz, o da Allah'ın kulu değil mi?» deyip de ayak direyince, üvey ana çar-naçar, varıp ahırın kapısını açmış; bir de ağalar bakmış ki ne görsün, öksüz kız dedikleri hiç de çalı süpürgesine benzemiyor, çöplükten bitmiş ama gül bitmiş; pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş. işte o zaman üvey ana dilini ısırmış; ak ağaların da parmağı ağzında kalmış. Başı büyük ağalar, ne yaptılarsa kızın ağzından bir harf çekip alamamışlar ama, kaşından, gözünden okuyacaklarını okuyarak:

«Kızım demişler, Allah yüzüne baktı; başına bir devlet kuşu konacak, vaktine hazır ol!» İyi ama, üvey ananın karnı götürür mü bunu! Bir ayın, oyun edip öksüz kızın yerine kendi kızını, saraya gelin etmeyi kurmuş.

Elbette minareyi çalan kılıfını hazırlar. Kızının, ağzını yüzünü, başını gözünü, düzeltmek için boyamadığı boya kalmamış, ama mayası ne ki boyası öksüz kız pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş.

ne olsun; er geç foyası meydana çıkar ya, karının gözü bağlanmış bir kere, burnunun üstünü görebilir mi?

Sabah sabah, gelincile. gşiip kapıya dayanınca, üvey ana da telleyip pulladığı kızını götürüp yamaçlarına dayamış. Gelinciler başını kaldırıp şöyle bir, tepeden tırnağa süzdükten sonra:

«A canım, demiş; böyle günde ay ouıuta girer mi? Al duvağını açın da, ay yüzünü görelim bir gelinin!»

Üvey ana duymazlıktan gelince, gelenlerden biri kalkıp açmış ki, ne görsün, adamdan azma, dişleri kazma; üç buçuk telli, kurbağa belli; kaş göz dersen görünmüyor sürmeden! Gözlerine inanamamışlar. Allah Allah! Ak ağaların «çöplükte bitmiş ama, gül bitmiş diye, yere, göğe konduramadıkları da bu mu! Hani öyleyse havuza düşen pabucun teki?» deyince, üvey ananın etekleri tutuşup kem küm etmeye başlamış:

— Pabucun teki havuza düşünce, bende ötekini kaldırıp dereye attım!

— Dere ne oldu?

— Öküzün biri içti!

— Öküz ne oldu?

— Dağa kaçtı!

— Dağ ne oldu?

— Yandı bitti kül oldu!

Kabilinden yalan üstüne yalan tekerleyip yuvarlayarak gözlerini kütlemeye çalışmış ya, bakın Allah'ın işine! Küpeli horoz kapının ağzına gelip de:

«Öksüz kız tandırda... tandırda...

Öksüz kız tandırda... tandırda...» diye ötmeye başlamasın mı! Gelincilerin başı:

«Bu ağızsız, dilsiz mahluku Allah söyletiyor!» deyip da tandıra doğru yürüyünce, üvey ana önüne dikilerek:

«İlâhi yenge sultan, şu aptesli ağzımla bana inanmıyorsunuz da yumruk kadar horoza mı inanıyorsunuz?» diye örtbas etmeye yeltenmiş ama, yenge sultan fermanın ucunu gösterince, akan sular durmuş; gayrı çevireceği dolabı çevirebilir mi, ölüm teri dökerek, varıp tandırın kapağını açmış. Bir de ne görsünler, o gün, o düğünde gördükleri dünya güzeli!

Neye uğradıklarını bilememişler. Neden sonra öksüz kız, ağız dilden söz açıp da üvey ananın elinden çektiklerini bir bir sayıp dökünce, yenge sultanın da gözleri dolup:

«A kara yürekli karı; Allah'tan da mı korkmadın, edip eylediklerini şimdi varıp padişah katına ulaştıracağım; şimdi dile dilediğini, kırk satır mı? Kırk katır mı?» deyince, üvey ana bir dönüp kendi kızının yüzüne bakmış, bir dönüp üvey kızının yüzüne bakmış, ve sonra başı öne düşmüş.

İşte o zaman öksüz kız:

«Ak yürekli yenge demiş; bana ettiklerini ne kırk satırla ödeyebilirler, ne kırk katırla... Bir var ki bu da bir ana, bunun da bir kızı var; bana oldu olanlar bari ona olmasın; anası günahını kanıyla öderse, kızı da benim gibi bir üvey ananın eline düşer sonra... iyisi mi, ben Allah'a havale ettim; gayrı ne padişaha duyurun, ne de padişah oğluna; aramızda bir sır olarak kalsın bu!» deyince ana kız gelip eline eteğine sarılacak olmuşlar ama, ne elini vermiş, ne eteğini; kendi eğilip yüzlerini gözlerini öomüş ve sonra sakladığı bohçayı çıkarıp güller gibi giyinmiş, serviler gibi süzülmüş önlerinde!

Dünya bir yana onlar bir yana... Sırmalısı ile küpelisini unutur mu hiç. İkisini de saray çiftliğine gönderdikten geri, varıp gelin arabasına kurulmuş, yenge sultanla beraber...

Bütün saray sevinip seyran eylemiş, donanıp devran eylemiş ve kırk gün, kırk gece öyle bir toy düğün eylemiş; öyle bir toy düğün eylemiş ki, felek bile bir yaşına daha girmiş; öksüz kızla, padişah oğlu da ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine; gökten üç elma daha düştü; yüzü gülmedik yetimlerin başına...


Eflatun Cem Güney / Kültür Bakanlığı / 1992 kitabından alınmıştır.

idi ile bıdı

Author: pessoa / Labels: , ,


Develer tellal iken, piriler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken memleketin birinde idi ile Bıdı denen bir kari-koca varmış.
Mübarekler sanki birbirinin kaburgasından yaratılmış; ikisinin huyu da suyu da 0 kadar birbirine benzermiş. Kim ne derse ona inanır, yüzlerine gülen ekmeklerini ellerinden alırmış. El alemden ağızları yandığı için etliye sütlüye karışmaz, suyu bile üfleyerek içerlermiş. Eh oğul yok, uşak yok; sığır yok, sıpa yok; geçinmeyecek ne başları var! Dağa gider, odun toplar; bağa gider, bel beller; gül gibi geçinip giderlermiş...
Günlerden bir gün baş başa vermiş de başlarından geçeni konuşur dururlarmış. Bir ara karisi:
- İdi ! demiş Kocası da:
-Ne diyorsun Bıdı ! demiş
-Ne diyeceğim, Allah yüzümüze baksa da bize bir evlat verse, derim. Adam bu söze gülmüş:
-Bre Bıdı, demiş nerede 0 talih biz de! Gökten yağmur yerine inci yağsa, yine bir tanesi başımıza düşmez.
- Ben de biliyorum öyle ama, söz misali... Hani "olsa ile bulsa, bir araya gelse, görmemişin bir kızı, Kör Memiş'in bir oğlu olsa'. derler ya, veren Allah bize de verecek olsa, oğlan mı istersin, kız mı istersin? diye sormuş.
İdi:
İstemekle olursa ben altın perçemli bir oğlan isterim demiş. Bıdı da.
-Yook! Doğrusu, ben sırma saçlı bir kız isterim. Han Allah bana böyle bir kız ihsan etse ninnilerle uyutur, el üstünde büyütürdüm. dile, bir güzel olurdu ki, doğan aya "ya sen doğ, ya ben" derdi; güldükçe güller açılır, ağladıkça inciler saçılırdı... Acep insan bakmalara doyar mi ki! Yüzüne bakanın nasibi, kısmeti artardı. Bu böyle olduktan başka, üstelik on parmağında on hüner olurdu; bir hali dokur, bir hali dokurdu ki... kim var kim yok cümle alem oturur da yine bir yanı boş kalırdı. Hele dile bir sofra donatır, yiyip içende, yine de yetip artırdı. 0 zaman herkesin gözü üstünde kalırdı ya, yağma yok, dizimizin dibinde ayırmaz; eteğinin ucunu kimselere göstermezdim; ne küçük vezirin oğluna verirdim, ne büyük vezirin; alırsa padişahın oğluna verirdim de, varır saraylarda sultan olurdu.
Bıdı böyle atıp eğirinci kocası dayanamadı:
Hele sen sus, sultan anası, dedi. Allah bana da altın perçemli bir oğlan verse, yemez yedirir; giymez giydirir okutur dokutur, öyle bir adam ederdim ki, kaleminde kan damlar; ağzından cevahir olurdu, alimallah görenin parmağı ağzında kalırdı; hele kızların .. ille ve lakin ne küçük vezirin kızını alırdım, ne büyük vezirin; alsam alsam padişahın kızını alırdım.
Öyle bir düğün yapardım ki...
Id da bu kadar yükseklerden ucunca, karisi duramadı:
-Bre Idi, dedi, büyük lokma ye de, büyük söz söyleme; Allah sana bdyle altın perçemli bir oğlan yerine kel bir oğlan verirse.. 0 zaman tut perçeminden çal duvara.
Bıdı, böyle bir söz dokundurunca kocası:
Karıcığım, dedi neredeyse bizde el alem gibi saç saça baş başa geleceğiz. Benim altın perçemli oğlumu gözüm götürmedi galiba! Allah gönlüme göre hayırlısından, ömürlüsünden versin de varsın kel oğlan olsun.
Kuru yerde yatan minare kadar rüya görür derler; Idı ile Bıdı da yedi yıl bu hülya ile avunmuşlar ya, Allah ne yapmaya kadir değil. Gel zaman, git zaman, bunlara sırma sac! bir kızla altın perçemli bir oğlan vermiş; gönüllerine göre besleyip büyütmüşler; günün birinde a! bayrak kaldırıp toy düğün etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine, gökten üç elma düştü; böyle bir murat isteyenlerin niyetine

Popüler Yayınlar

Dost Sayfalar