Bizim De Bir Tarzanımız Vardı : Manisa Tarzanı
-
1963 senesinin 31 mayıs sabahı, Manisa sokaklarında gezinen
bahar rüzgarı, pek bir ağırdır. Ne taze toprağın, ne *Spil Dağı*'ndan gelen
çiç...
andersen masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
andersen masalları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çirkin ördek yavrusu
Author: pessoa / Labels: andersen masalları, çirkin ördek yavrusu, ugly ducklingAnne Ördek sabırla yumurtalarının kırılmasını bekliyordu. Vakit tamamlanınca ördek yavruları yumurtalarından çıkmaya başladılar. Fakat en son ve en büyük yumurta bir türlü kırılmıyordu. Sonunda yumurtanın beyaz kabuğu çatladı. Diğerlerinden daha gri ve farklı olan ördek yavrusunun küçük kafası göründü. Anne ördek yeni doğan yavruya bakarak ; "Umarım değişir.." dedi şefkatle
. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona "çirkin ördek yavrusu" diye sesleniyorlardı.
Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku...Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.
Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı.
Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.
İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!...
Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.
. Zaman ilerliyordu ama ördek yavrusunun rengi hala griydi. Kümesin bütün hayvanları onunla alay ediyorlar, ona "çirkin ördek yavrusu" diye sesleniyorlardı.
Zavallı yavru o kadar mutsuzdu ki sonunda uzaklara gitmeye karar verdi. Gün boyunca yürüdü gece olunca ise çok yorulmuştu. Mola verdi. Bir yanda açlık, bir yanda korku...Ama yapabileceği hiç bir şey olmadığından derin bir uykuya dalmakta gecikmedi.
Ertesi sabah su sesleriyle gözlerini açtı. Geceyi yaban ördeklerinin çılgınca eğlendiği küçük bir göl kıyısında geçirdiğini anladı. Bu gürültücü arkadaşlarına kendini tanıtmaya hazırlanıyordu. Birden bir tüfek sesi ile irkildi. hiç zaman kaybetmeden oradan uzaklaştı. Çok geçmemişti ki küçük ördek kendini bir çiftlikte buldu. Çiftliğin sahibi yaşlı kadın onu doyurdu. Ateşin yanında uyumasına izin verdi. Fakat yavru ördek bir göl bulabilme umuduyla oradan da uzaklaştı.
Günlerce bir göl bulabilmek için rasgele yoluna devam etti. Sonunda bir göl kıyısına ulaştı. Bu arada yalnız başına yaşamayı öğreniyordu. Bu göl kıyısında yavru ördek gün geçtikçe büyüyordu. Kendisi farkında olmadan görüntüsü değişiyordu. Geçen kuğuları gördükçe onların asil duruşları ve güzel görünüşlerinden dolayı iç çekiyordu.
İlkbaharda bir kuğu sürüsü gölün kıyısına yuva yapmaya geldi. Çirkin ördek yavrusuyla tanışmak için yaklaştılar. Fakat kendisini bu zarif kuşlarla arkadaşlık etmek için çok çirkin ve kaba buluyordu.Birden bire suda aksini gördü. O da ne!...
Kendisini güzel bir kuğuya dönüşmüş olduğunu fark etti. Kuğu sürüsüne katıldı ve ömür boyu mutlu oldu.
Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.
Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı.
Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.
Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü: -İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.
Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.
Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.
Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kağıttan bir kayık yaparak, tek . ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.
Tek ayaklı asker, kağıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kağıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi.
Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi. Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:
-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı. Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu. Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti. Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.
Zavallı kurşun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.
Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu.
Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.
Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi.
Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.
Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.Isınmış, terlemeye bile başlamıştı…
Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı.
Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.
Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…
Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Popüler Yayınlar
-
"Yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek giderken önlerine öyle bir dağ dikilmiş ki, ne dolanı çıkılır, ne tırmana tırmana. Ha...
-
Bir varmış bir yokmuş. Allahın kulu çokmuş. Çok demesi günahmış. Memleketin birinde bir keloğlan’la yaslı annesi varmış. Annesi "Kel oğ...
-
Bir gölün çevresinde binlerce ördek yaşıyordu. Bu ördekler çeşitli yarışmalar düzenlerler, centilmence mücadele ederler ve birinci gelenleri...
-
Evvel zaman içinde Kalbur saman içinde Cinler cirit oynarken Eski hamam içinde Bir serçe kanadını Kırk katıra yüklettim Ne az gittim, ne uz ...
-
Bir varmış bir yoğmuş Allahın gulu çoğmuş, çok dimesi günâmiş. Bir horuz varımış; küllükte eşiniken ayağına diken batmış. Bunu çıkarmamış bi...
-
Upuzun kış geceleri boyunca halk umumiyetle ev gezmelerine gider. Bu ziyaretlerde bir çok eğlencenin yanı sıra masal da anlatılır. İyi bir a...
-
Bir gün başımdan kavak yelleri esti... Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak söker...
-
Peter, çizmelerinin topuklarını donmuş toprağa sürte sürte e ve dönüyordu. Topuklarının yer yer buz tutmuş toprağa küt... küt... vuruş...
-
“Bir varmış bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde deve tellal iken, pire berber iken, anam benim beşiğimi tıngır mıngır sallar...
-
Bir zamanlar Hansel ve Gretel adında iki kardeş varmış. Anneleri onlar daha bebekken ölmüş. Odunca olan babaları, anneleri öldükten birkaç y...


