20 Eylül 2010 Pazartesi

Ali Cengiz Oyunu

Bir varmış, bir yokmuş evvel zamanda, güngörmüş, bir kadının gayet yakışıklı, boylu poslu, bir delikanlı evlâdı varmış. Onu kadıncağız saraya hükümdar maiyetine vermiş.
Günün birinde hükümdar, maiyetinin arasında dolaşırken hepsine sordu:
“İçinizde Ali Cengiz oyununu bilen var mı?”
Hepsi sustular, cevap vermediler. Yalnız içlerinden o delikanlı karşılık verdi:
“Emirimiz, eğer müsaade verirseniz, ben gidip Ali Cengiz’i bulayım ondan ders alayım,
geleyim.”
Hükümdar, delikanlının bu cesaret ve atılganlığını takdir ederek, o saat ona müsaade
verdi.

Delikanlı, oradan kalktı, doğru Ali Cengiz’ in evine yollandı.
Yolda giderken bir seyyaha rast geldi. Seyyah ona sordu:
“Nereye gidiyorsun evlâdım?”
Delikanlı şu cevabı verdi:
“ Ali Cengiz’den oyununu öğrenmeye gidiyorum.”
Seyyah delikanlının koluna girerek dedi ki:
“Gel evlâdım! Ben sana onu öğreteyim.”
Biraz sonra seyyahla delikanlı dağlara düştüler. Gide gide seyyahın oturduğu esrarengiz
bir mağaraya geldiler. İçeri girip oturdular. Bir aralık seyyah dışarı çıktı. Yalnız kalan
delikanlı, gayet geniş olan mağarada dolaşmaya başladı. Orada bir oda buldu. Kapıdan
bakınca ayın on dördü gibi güzel bir kızın gözü iki çeşme ağlayarak nakış işlediğini gördü.
Selâm vererek odaya girdi. Kıza sordu:
“İn misin, cin misin?”
Kız cevap verdi:
“Ne inim, ne de cinim, sizin gibi bir insanım.”
Delikanlının hayretini mucip oldu, kıza sordu:
“Peki, siz buraya nasıl geldiniz?”
“Efendim, beni vaktiyle annem mektebe yollamıştı. Yolda bu seyyaha rast geldim. Beni
alıp buraya getirdi. Okutmaya başladı. Fakat ben onun, okurken söylediklerini ve bütün
marifetlerini öğrendiğim için beni bu odada hapsetti.”
Kız bunu dedikten sonra delikanlıya korkunç bir kuyu gösterdi. Bunun içi hep insan
ölüleri ile dolu idi. Oğlan bunu görünce aklı başından gitti. Bayılmak derecesine geldi.
Sonra, oğlanı teskin ederek nasihat etmeye başladı:
“Yiğidim, bu seyyah seni doğru olarak okutacak; fakat sen sakın öyle okuma, hep tersine
oku, bu sözlerimi hatırından çıkarma.”
“Bu adam Ali Cengiz’dir.”
Oğlan, bu nasihati dinledikten sona kıza teşekkür ederek, eski yerine gelip oturdu. Biraz
sonra seyyah geldi. Delikanlıya dedi ki:
“Haydi, gel oğlum! Seni okutmaya başlayayım.”
Delikanlı “Peki efendim, hazırım” diyerek seyyahın önüne oturdu, seyyah, kitabı açarak
delikanlıyı okutmaya başladı. Fakat oğlan kızın dediği gibi yapmaya, yani seyyah, tekne
dediği zaman direk, direk dediğinde o tekne deyip, her şeyi ters söylüyordu.
Seyyah, delikanlıya (Ali Cengiz) kitabını okuttu. Delikanlı (Ali Cengiz) oyununu en ince
noktasına kadar öğrendi. Fakat delikanlı her bellediğini yalan yanlış okumaya başladı, öyle ki,
seyyah ona kızarak:
“Sen ne akılsız adamsın! Hiç okuduğun şeyin ezberleyemiyorsun!” diyerek, ona
mükemmel bir dayak atıktan sonra dağ başına alıp götürdü, orda bıraktı.
Oradan seyyah savuşunca, delikanlı hemen başını alıp yürüye yürüye annesinin evine
geldi. Onu çoktan beri görmeyen kadın öyle sevindi ki, hemen çocuğuna sarılarak ağlamaya
başladı.
Ertesi gün delikanlı annesine:
“Valideciğim! Yarın ben at olacağım. Hemen beni saraya götür sat, fakat sakın yolda
giderken dizginimi kimseye verme,” dedi.
Ertesi gün kadın baktı ki, hakikaten oğlu güzel bir at olmuş, hemen onu aldığı gibi doğru
saraya götürüp iyi bir fiyatla sattı.
Gece olunca, kadının kapısı çalındı. Açınca karşısına oğlu çıkmasın mı, hayretler içinde
kaldı, onu eve aldı. Beraber yemek yedikten sonra, delikanlı annesine dedi ki:
“Anneciğim! Yarın ben bir koç olacağım. Beni saraya götür, hükümdara satıver.”
Sabah olunca, delikanlı seyyahtan öğrendiği hüneri sayesinde kendisini birkaç dakika
içinde koç yaptı. Annesi de onu saraya götürdü, yolda giderken seyyaha rastladı. Koçu
görünce tanıdı, kendi kendine;
“ Vay kâfir enciği çocuk vay, dedi, demek Ali Cengiz oyununu öğrendi.”
Sonra kendisini ateş yaparak kadının yolunu kesti, Fakat kurnaz ve hünerli delikanlı,
derhal kuş olup uçtu. Bunu gören seyyah bir güvercin olarak onu arkasından kovalamaya
başladı.
Bu esnada bu manzaraya alık alık hayretle bakan kadın buna şaşıp kaldı.
Kuş olan delikanlı, güvercini görünce hemen saraya giderek, elma olup hükümdarın
kucağına düştü…
Seyyah hemen eski haline dönüp hükümdarın karşısına çıkarak, kucağındaki elmayı
gösterip dedi ki:
“Bu elma benimdir.”
Hükümdar şaşkınlıkla cevap verdi:
“Nasıl olur… Fakat istersen senin olsun.”
Seyyah tam elmayı almaya hazırlanırken elma darı tanesi olup yere saçıldı. Bunu gören
seyyah hemen tavuk olup, darıyı yemek için gagasını uzattı. O sırada, darı sansar olup, süratle
tavuğun üstüne sıçrayarak tavuğu boğdu, kanını emdi.
Sonra silkinip eskisi gibi delikanlı oldu.
Bunu gören hükümdar, hayretler içinde kalarak:
“Vay sen misin evlâdım?”, dedi.
Delikanlı:
“Evet Emirim!” dedi. “İşte buna Ali Cengiz oyunu derler. O seyyah benim ustam idi.
Beni kıskandı, öldürmeye kalkıştı. Ben ondan üstün çıkarak gördüğünüz gibi onu helâk
ettim.”
Hükümdar bundan fevkalâde memnun olarak onu azat etti. Eline yüz bin akçe verdi.
Delikanlı da bunları alınca hemen mağarada bıraktığı kızı kurtardı. Büyük bir konak satın
alarak mükellef bir düğün yaptı. Yiyip içerek muratlarına nail oldular. Onlar ermiş muradına
biz çıkalım kerevetine…


Devamını Oku

20 Mayıs 2010 Perşembe

Güneş Hırsızı Ayı

Peter, çizmelerinin topuklarını donmuş toprağa sürte sürte eve dönüyordu. Topuklarının yer yer buz tutmuş toprağa küt... küt... vuruşu, bir İspanyol dansözün dans ederken çıkardığı uyumlu seslere benziyordu. Peter bu keskin soğukları, buz tutmuş sularda yansıyan ışıkları, gökyüzünde kelebekler gibi uçuşan kar tanelerini ilgiyle izliyordu.

Eve geldiğinde kapı önünde bekleyen annesi

- Peter gürültü yapma, kardeşin Sigrid hasta, dedi.

Peter, kardeşi hasta yatarken böyle sevinçli olmaktan utanmış gibi kızardı;

- Hiç iyileşmedi mi? diye sordu. Küçük kardeşi Sigrid bir kaç gündür hasta yatıyordu. Rengi çarşaf gibi bembeyazdı. Doktor birkaç kere gelip kardeşini muayene etmiş, ilaçlar vermişti.

Peter annesine:

-Doktor geldi mi, neler tavsiye etti? diye sordu.

Annesi ona üzüntüyle cevap verdi.

- Sigrid’in iyileşmesi için çok güneşli bir yerde yaşaması gerekiyormuş, dedi.

Güneş ha!... Kış aylarında bu ülkede güneş, ölü bir mumdan farksızdır. Bü­tün bir mevsim boyunca ancak öğleye doğru, tamamen ortadan kaybolmadığını göstermek ister gibi, bir iki saat için görünür. Sonra da kalın siyah bulutlar ardına saklanarak uzun uzun dinlenir. Bu durumda güneşli bir ülkeyi nerede bulacaklardı?

Bunları düşünen Peter, üzüntüyle sordu?

-Anne, neden kış aylarında bizim ülkemizde güneş hemen hemen hiç görünmez?

- Biliyorsun yavrum, kış gelince havalar çok soğur, Kolen dağındaki ayı ısınmak için güneşi kucağına alır. Bu nedenle güneşi göremeyiz,

Peter bunları ilgisizce dinledi. Çünkü Norveç'te bütün ana babalar kış aylarının çok soğuk oluşunu hep bu ayı ma­salı ile açıklarlardı. On yaşındaki Peter bu masalı çok dinlemişti. Bu haksızlığa isyan etmek geldi içinden:

-Hayır, bu adalete aykırı bir şey, dedi. Ayının ısınmak için kalın bir kürkü var. Buna rağmen güneşi alıp kendi hizmetinde kullanıyor. Oysa güneş, ayıdan çok benim kardeşime gerekli. Ha­yır, hayır !.. Ayının yaptığı doğru değil.

Ertesi gün Peter ormana gitmeye ve ayıyı bularak bu adaletsizliği düzeltmeye karar verdi. Tilki derisinden kürkü ile başlığını giyerek Kolen'e doğru yola koyuldu.

Yolda kendi kendine mırıldanıp duruyordu :

—Kız kardeşim Sigrid'in güneşsizlik yüzünden hasta yattığı bir sırada, ayı­nın güneşi kendisi için alıkoyması, affedilmez bir bencillik doğrusu. Onu bu­lup güneşi kurtarmalıyım.

Küçük Peter böyle söylene uzun bir süre yürüdü. İyice yorulmuştu ki, arka ayakları üzerine oturup kendini izlemekte olan bir tilkiyle karşılaştı. Tilki ona sordu:

-Nereye böyle küçük ?

-Kolen dağına gidiyorum, diye cevap verdi Peter. Oradaki ayıyı bulup güneşi alacağım. Ayının yerini biliyor musun?

-Bu ayıyı hiç görmedim, diyerek kuyruğunu salladı tilki. Ama istersen

sana Kolen dağına giden yolu gösterebilirim.

Bir süre birlikte yürüdüler. Yolun sonuna gelince tilki dağa nasıl çıkacağını tarif ederek ayrıldı. Böylece Peter, kos­koca ormanın içinde tek başına kaldı. Hava buz gibi soğuktu. Durmadan kar yağıyordu. Rüzgârla savrulan kar tane­leri gözüne kaçıyor, yürümesini zorlaştırıyordu.

Peter zaman zaman elleriyle gözleri­ne siper alarak yürüdü, yürüdü...

-Bir çalı kümesinin yanından geçerken bir geyikle karşılaştı. Geyik çok yaşlıydı. Boynuzları kocaman bir çınar ağacının dalları gibi çatal çataldı.

-Bu havada yalnız başına nereye gidiyorsun? diye sordu Peter'e.

- Kız kardeşim çok hasta. İyileşme­si için güneşi kurtarmam lâzım. İşte bu nedenle, güneşi çalan ayıyı arıyorum. Onun nerede saklandığım biliyor musunuz?

Geyik bir süre düşündükten sonra:

-Ben bu ayıyı hiç görmedim», diye cevap verdi. «Senin gitmek istediğin Kolen dağı buradan çok uzakta. İster­sen sana bir süre arkadaşlık edeyim.

Peter geyiğe teşekkür etti. Bir süre birlikte yürüdüler. Geyik ayrılınca Pe­ter gene yalnız kaldı. Artık ortalık iyice kararmış, gece olmuştu. Bu ülkede geceler hiç bir ülkede görülmeyecek kadar karanlık ve vahşi olur. Buna rağmen Peter korkmuyordu. Kız kardeşini iyileştirecek güneşi bir an önce bulma umudu ona büyük bir güç veriyordu.

Gerçekten, ayıyı bulup ona kız kardeşinin durumunu anlatınca ayının gü­neşi, hiç bir zorluk çıkarmadan, seve seve vereceğine inanıyordu.

Peter bunları düşüne düşüne uzun bir süre yürüdü. Karın kalınlığı beline kadar gelmişti. Zorlukla adım atabili­yordu. Yorgunluktan düşüp bayılacak gibiydi. Acaba Kolen dağı daha çok mu uzaktaydı?

Sonunda yürüyemeyeceğini anladı. Bir ağaç kütüğünün üstüne oturup ağ­lamaya başladı. Birden bire yanağında tatlı bir sıcaklık hissetti Başını kaldırdı. bir de ne görsün.. Kendinden beş altı kere büyük bir ayı gelmiş, yanağını yalayıp duruyordu.

Bu, Kolen dağının ayısıydı. Peter onu görünce hiç korkmadı. Neş'e ile ba­ğırdı :

- Sonunda seni buldum ayı hazret­leri!... Aç bakayım şu kollarını...

- Kollarımı mı açayım? Ama niçin?

- Kucağında sakladığın güneşi gör­mek için.

Ayı bu cevabı duyunca kahkahalarla gülmeye başladı. Çünkü bütün ülkedeki çocukların kış gelince güneşi kendisinin sakladığını sandığını, bu nedenle de soğuk havalardan sorumlu tutuldu­ğunu biliyordu. Kolen dağının ayısı iyi yürekli, iyiliksever bir ayı idi. Bu nedenle çocuğun hiç durmadan kollarını açmasını istemesine kızmadı. Onun gönlü­nü almak için sonunda kollarını açtı ve:

- Görüyorsun, kollarınım arasında hiç bir şey yok, dedi.

- Peter ayının kollan arasında hiç bir şey olmadığını görünce çok üzüldü:

-İyi ama güneşi ne yaptın? diye sordu.

Olanlara ayı da üzülmüştü. Bu çocuğu, güneşin kendisinde olmadığına inandırmalıydı. Ama nasıl? Peter ağlamaya başladı. Ayı ise bir küçük çocuğun mutsuz olmasına katlanamayacak kadar duyguluydu. Onu avutmak için:

-Bak küçük, dedi, Güneşi ben al­madım. Onu çok ihtiyar bir ayı aldı. Zavallı çok yaşlı olduğu için ancak güneşle ısınabiliyor.

Peter ıslak gözleriyle ayıya baktı.

-İyi ama ayıların kürkleri var, dedi. Isınmak için bu kürk yeterli değil mi? Oysa benim kız kardeşim çok hasta. Hem onun kürkü de yok. Giysileri ise incecik...

-Oh!.., dedi ayı. Bu ihtiyar ayı­nın tüyleri tamamen döküldü. Kürkü yok artık onun.

- Eğer bu ayı söylediğin kadar ihti­yarsa yalanda ölecek demektir. Ölünce güneşe ihtiyacı kalmayacak. Oysa kız kardeşim çok genç. Önünde yaşanacak çok uzun yıllar var.

Peter o kadar doğru ve öyle akıllıca konuşuyordu ki, hiç kimse onun bu sözlerine cevap veremezdi.

Onu dinleyen ayı çaresizlik içinde:

-Gidip güneşi getirmemi mi istiyorsun diye sordu Peter’e.

-Ah!... Evet, istiyorum tabii.

- İyi ama güneşi alan ihtiyar ayı çok uzaklarda. Eğer oraya gidersem beni çok beklemen gerekecek

Peter ayıya sevgiyle baktı.

- Ben beklemeye razıyım, dedi. Yeter ki sen, güneşi getir bana, dedi.

- O halde şuraya yat.

Bunları söyleyen ayı kollarını uzattı. Peter’i kucakladı. Soluğu ile yüzünü ısıttı. Çok yorulmuş olan çocuk ısınınca derin bir uykuya daldı. Hem öyle derin, öyle uzun bir uykuya daldı ki. Tam yüz gün, yüz gece gözünü açmadan mışıl mışıl uyudu.

Uyandığı zaman sevinç çığlıkları atmaya başladı:

- güneş!… güneş!… yaşasın güneş!...

Gerçekten güneş gelmişti. Ayı güne­şi geri getirmişti. Her yerde karlar erimekteydi. Ağaç dallarında tek tek çiçekler görülüyordu. Hava ılık ve hoş kokuluydu. Sadece bir gece uyuduğunu sanan Peter:

- oh, ne kadar memnunum bir bilsen, diyerek ayının boynuna sarıldı. Bana güneşi getireceğinden emindim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır, sevgili ayı…

Ayı ile vedalaşan küçük Peter evine dönmek için hızlı hızlı yürümeye başladı. Ama topuklarını yere küt küt vurmuyordu artık. Yeni yeni yeşermeye
bağlayan çimenleri ezmemek için çok dikkatli yürüyordu.
Uzun bir süre hiç dinlenmeden yürüdü. Sonunda sevgili evini gördü. Hızla koşmaya başladı. 

Eve iyice yaklaşınca kapının önünde kız kardeşi Sigrid'i gördü. Çiçekler arasında eğilip doğrularak bir buket hazırlamaya çalışıyordu. Sigrid sağlıklı idi. Yanakları topladığı çiçekler gibi al aldı. Güneş tam tepede, olanca sıcaklığıyla yeryüzüne yayılıyordu. Peter o kadar heyecanlandı ki, olduğu yerde kımıldanmadan durup kardeşine baktı. Güneşi geri getiren sevgili ayıyı düşündü. İki damla gözyaşı yanaklarından aşağıya süzüldü.
paul jacques bonzon
"sevgili andaç gürsoy... en güzel dileklerim seninle..."
Devamını Oku

17 Ocak 2010 Pazar

Yalan


     Anam eşikteydi, babam beşikteydi, ben yüz on beş yaşında bir delikanlıydım. Asam bana bir tokat attı. “Git babanın beşiğini salla dedi.” Anneme kızdım, bir o tarafa salladım, bir bu tarafa salladım, babamı yüzüstü beşikten yere düşürdüm. Annem sopayla babam kürekle beni kovdular, evden kaçtım. Gittim önüme bir yuvarlak minare çıktı. Yuvarlak minareyi boru diye belime soktum. Gülleri darıdır diye cebime doldurdum. Artık benim burada kalacak kimsem kalmadı. Annem babam beni içeri almazlar. Gurbete gitmeye karar verdim. Bir tüfek almak için tüfekçi dükkânına gittim. Üç tane tüfeği vardı. İkisi kırıktı, birisinin de çakmağı yoktu. Orada iki arkadaş vardı, onlar da bana arkadaş oldular.
    Üç arkadaş gurbete çıktık. Daha şehirden çıkmamışken önümüze üç yol çıktı. İkisi yok, birisinin hiç suyu yok. Gölde üç ördek yüzüyordu, ikisi ölmüş birisinin hiç canı yok. Her biri göl mandasına benziyor. Çakmağı yok tüfeği döndürdüm. Canı yok ördeği nasıl vurdumsa arkadaş canı yok ördeğin sesinden üç dört köy yıkıldı. Bir ip attık canı yok ördeği suyu yok gölden zorla çekip çıkardık. Arkadaşlarım bunun derisini yüzmeye başladılar. “bunu nerede pişirelim?” dediler. “Siz bunun derisini soyup kemiklerini kırana kadar ben size gidip bir kap getireyim.” Ördeğin sesinden yıkılan köylerden birine gittim de üç ev karşıma çıktı. İkisi yıkılmış da biri harabe. Harabe eve içeri girdim ki üç kocakarı oturuyor. Çok yaşlı değiller. Üç otuzunda. Bir kocakarının yanına yaklaştım. “Bana bir kap ver. Ördek vurduk onu pişirelim.” “Siz miydiniz ördeği vurup da köylerimizi başımıza yıkan? Ben gelin olurken üç tane güveç getirmiştim. Git bak hangisini götürürsen götür.” baktım ki ikisi kırık birisinin de hiç dibi yok. Dibi yok güveci götürdüm, bir ocak kurduk. Ördeğin etini attık üstüne. Oralardan ot yoldum, yaktım bir ocak. Kaynadı, donu gitti, suyu kaldı. Sürekli arkadaşlarla ördeğin etini yedik, kemiklerini attık. Meğer bunun kemiklerinden öyle bir buğday tarlası bitmiş ki. Arkadaşlarıma dedim ki gelin bunu toplayalım. Arkadaşlarım: “Ne yapalım biz gurbet adamıyız.” Bir avuç sümbülünden alıp avucumda ufaladım, üfürdüm, kocaman bir çuval buğday olmuş. Biraz götürdüm, tavuklara serpmeye başladım. Tavukların içinde al bir horoz gördüm. El attım tutamadım. Koştum ulaşamadım. Caminin damına çıktım da cığalarını tuttum. Gem vurdum ağzına, bindim horoz atıma. “arkadaşlar ben sizden ayrılacağım. Benim babam çocuk idi, yüz üstü bırakıp geldim. Acaba ne oldu?” horoz atım ne oldu? Horoz atımı teptim yokuşa yukarı. Memleketime yaklaşınca öyle bir karpuz tarlası gördüm ki ucu var bucağı yok. Dedim babam çocuk idi, bir tane karpuz götüreyim de emsin. Cebimden bıçağımı çıkardım. Karpuza nişan vurmak için kırmızılığına bakayım dedim. Bıçağım delinip karpuzun içine düştü. Elimi soktum bulamadım. Kolumu soktum bulamadım. Kendim içine girdim. Oradan bir adam geldi. “Ulan eşek oğlu eşek ne arıyorsun orada?” bıçağımı arıyorum dedim. “Ben o karpuzun içinde yedi katır yükü bakırı kaybettim. Sen bir bıçağı mı bulacaksın?” vazgeçtim, horoz atıma bindim. Geldim bizim köyün kenarına ki babam yeni dışarı çıkmış, elinde bir çubuk dolaşıp duruyor. Aman babacığım sen buralarda ne arıyorsun, çocuk adam? “Petekten bir topla arı kaybolmuş onu aramaya çıktım.” Peki, sen git ben bulup getiririm, dedim. Gittim ki ne gideyim. Bir köylü arıyı çifte koşmuş. Arıyla ekin ekiyor. Kattım arıyı önüme arı uçtu, horoz kaçtı. Kamçıyla vura vura arıyı getirip peteğe soktum. Horoz atımı ahıra bağladım. Arkadaş meğerse çok bindiğim için horozun sırtı öyle şişmiş ki biraz çim getirip horozun sırtına bağladım. Gittim biraz yattım. Ben uyuduğum zaman horozun sırtından öyle bir selvi ağacı bitmiş ki ahırın üstünü kaldırıp atmış. Selvi ağacının tepesine çıktım ki hafif kar yağmış. Ben bunu nasıl biçeceğim? Gittim o kardan istifade ederek bir tilki izi buldum. Tilkiyi getirdim kuyruğuna bir orak bağladım. Tilki kaçtı orak biçti. Bende buğdayı çuvallara doldurdum. E şimdi bu çuvalları nasıl indireceğim? Bir çeşmenin arkında bir kurbağa buldum. Kurbağaya palan vurdum. Çektim yedi yerden kolan. Söylediklerimin bütünü yalan.
Devamını Oku

üç arkadaş



Üç arkadaş yola çıkıyorlarmış, adamın biri gelip selam verir: “Selamünaleyküm.” der. Biri der ki: “Bana selam verdi.” Diğeri der ki: “Yok bana selam verdi.” Bunlar kavga etmeye başlarlar. Bunlara bir yolcu rastlar der ki: “Siz niye kavga ediyorsunuz?” “O giden adam selam verdi. O diyor ki bana verdi. Ben diyorum ki bana verdi. Bu yüzden kavga ediyoruz.” “O adamı çağırıp sorun kime selam vermişse selam onundur.” Adamı çağırırlar. “Gel baba gel.” Adam gelir. “sen bu selamı kime verdin?” adam bakar ki bunlar bir şeye benzemiyor. Der ki: “Kim ahmaksa ben bu selamı ona verdim.” Biri der ki: “Ben ahmağım.” Öteki der ki: “Ben senden ahmağım.” Öbürü de der ki: “Ben ikinizden de ahmağım.” Yine kavga etmeye başlarlar. Bunlara birisi rastlar, durumu ona anlatırlar. Der ki: “Gidin bir hâkime danışın.” Her şeyi hâkime anlatırlar. Hâkim der ki: “Önce sen gel bakayım senin ahmaklığını anlayacağım.” Der ki:
Devamını Oku

açıl sofram açıl



Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde... Hasılı kelâm, yıkıldı hamam; üşüdüm üşüdüm üş oldum, bir torbacık keş oldum, keşimi elimden aldılar, beni yollara saldılar; yolda bir tarak buldum, tarağı tatara verdim; tatar bana at verdi, elime berat verdi; bindim gittim küheylana, vardım indim Hindistan’a. Hindistan’da kanlar akar, güzeller de bana bakar; tamam tamam temaşa, hoş geldin Bayram Paşa! Bayram Paşa’nın atları kiyir kiyir kişniyor, arpa saman istiyor; arpa saman yokmuş, kilimcide çokmuş; kilimci kilim dokur, üstünde bülbül okur; o bülbül benim olsa, ceplerim yemiş dolsa, diye çıktım yukarı, bir de baktım bir karı! Yüzünde elli duvak, duvağı açtım kabak, adamdan azma, dişleri kazma, ensesi telli, kurbağa belli; tozu dumana kattım, sıkı bir fiske attım; başladı feryada, koştular imdada; kendimi şaşırdım, Kaf Dağı’ndan aşırdım; göründü Sivas’ın bağları, Keloğlan’ın dağları; bu dağlara konalım; bir masal konduralım; harfi var, notası yok; yapacak ustası yok; başımda hindi, dinleyim şimdi;
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, memleketin birinde bir Keloğlan varmış..
Günlerden bir gün bu Keloğlan, o sokak senin, şu sokak benim dolaşırken iki taş arasında bir on para bulur; ama ne alsam, ne alsam diye düşünüp durur: “Üzüm alsam, çöpü çıkar! Erik alsam, çekirdeği çıkar! Et alsam hani ocak? Ot alsam hani bıçak? İyisi mi, kaygısız başım, ağrısız dişim; leblebi alırım da kütür kütür yerim; artanını da götürür anama veririm” der, alır leblebiyi, düşer yola... Yine şura senin, bura benim derken varır bir kuyu başına. “Acep ne kuyudur bu kuyu, içilir mi ki suyu?” diye eğilir bakar; amma derinmiş kuyu, görünmez suyu; daha daha eğileyim derken yarım leblebisi suya düşmesin mi? Keloğlan’ın da aklı başından gider:

.. “A kara kuyu, kara kuyu! Sen esirge benden bir yudum suyu... Sonra dönüp elsiz, ayaksız gel de, al elimden leblebiyi; hoppala yavrum, hoppala! Neredeymiş bu yağ, bu yağma? De hadi, verirsen ver leblebimi, yok, yoksa taşını kırar, başını yararım senin!” der, bir söyler, ses çıkmaz, iki söyler, ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar kuyudan: “Ne istiyorsun, Keloğlan?” diye sorar... Keloğlan da: “Ne isteyeceğim, leblebimi istiyorum” der. Arap bacı da: “A Keloğlan, yarım leblebin, su perisinin düğününe çerez oldu; koca bir düğün halkı yedi yedi bitmedi, hâlâ da yiyip duruyorlar; eksik, artık helâl et! Onun yerine sana öyle bir sofra getirdim ki, açıl sofram açıl dersin, açılır; yersin, içersin; sana da yeter, ona da yeter; ne tükenir, ne biter. Sonra kapan sofram kapan dersin, kapanır” der, demesiyle kaybolması da bir olur Arabın... Keloğlan: “bak hele şu kısmete, insanın kaşığına nasıl da çıkıyor” diye düşünür; sofrayı omzuna vurup eve döner.
Çındılpıt deyip kapıdan girince, anası onu şöyle bir tepeden tırnağa süzer, sonra ağız, dilden söz açıp: “Ne o yine Keloğlan, ağzın kulağına varıyor?” diye sorar. Keloğlan anasının sözünü ağzında kor: “Açıl sofram açıl” demesiyle önlerine öyle bir sofra açılır, öyle bir sofra açılır ki... Çeşit çeşit yemekler; baklavalar, börekler... Bu defa da anasının ağzı kulaklarına varır; yerler yerler bitmez; içerler içerler tükenmez; sonra “kapan sofram, kapan” der Keloğlan, sofra kapanır!
Bir gün böyle, beş gün böyle, “açıl sofram açıl, kapan sofram kapan” Ne od istiyor, ne ocak; ne kaşık istiyor, ne çanak... Günlerden bir gün Keloğlan, anasının karşısına dikilir: “Ana ana, canım ana! Şu konu komşuyu bir yemeğe çağırsak nasıl olur?” diye sorar. Anası da: “Aman deyim oğul, herkesin gözü götürmez, ya şu halimize göz değerse? Gene de sen bilirsin... Sen kendi başını kayır, öyle de olur, böyle de olur, ben yarım ekmeğin açı, yarım ekmeğin tokuyum” der, der ama Keloğlan bu söze omuz silker: “Bak hele, şu düşünüp kurduğun şeye!” der, gidip yedi mahalleye birden haber eyler ki, “nimetimi yesinler, devletimi görsünler de, kadir kıymetimi bilsinler!”
Akşama varmaz, bu haber koca memlekete yayılır. Aklı başındakiler: “Keloğlan, ne ocağın yanıyor, ne bacan tütüyor; elin adamlarını ne ile doyuracaksın” diye biraz kulağını bükmek isterler ama, o bu söze başını kaşır: “Misafir, umduğunu yemez, bulduğunu yer, herkesin kısmetinde ne varsa, kaşığına o çıkar; elbette tok oturanlar, aç kalkmaz ya?” diye savuşturur onları. Gelgelelim, ilde ne cingöz adamlar var! Öyle her akıntıya pabuç bırakırlar mı? “Keloğlan, daha bir baltaya sap olamadı, kendi karnını doyurdu da bizimki mi kaldı?” diye düşünür, çağırıltıya kulak asmazlar. Ancak, işin alayında olanlar:
“Keloğlan’ın gene bir oyunu var ama, gidip de görsek mi ki?” diye düşünür. Karınlarını tıka basa doyurup yollarını o yana doğrulturlar; bir de gelip görürler ki, görülmedik, işitilmedik bir sofra. Keloğlan: “açıl sofram açıl” diyor, açılıyor: gelen yiyor, giden yiyor, oğlan yiyip oyuna, çoban yiyip koyuna gidiyor, ne bitiyor, ne tükeniyor; misafirlerin ardı arası alındıkça “kapan sofram kapan” diyor, kapanıyor... Gelenler, görenler şaşırıp kalır buna... Hepsi de içinden “kanaat sofrası mı desem, keramet sofrası mı desem, ne desem, ne tükenmez bir sofra bu, Keloğlan’ın sofrası” diye geçirir, yedisinden yetmişine kadar herkes imrenir ve karınlarını, burunlarını doyurduktan sonra hep bir ağızdan:
“Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş; şimdiden geri, bize de böyle bir kanaat sofrası ihsan et; hey yeri göğü yaratan!” diye bir sofra duası yaparlar. Gelgelelim; sür sürelim; bu davet günü Keloğlan’ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmez. Ne olur, nasıl olur? O gün, bu sofracık “sırra kadem” basar! İşte o zaman Keloğlan’ın gözleri faltaşı gibi açılır. Anası başını bir sallar, iki sallar da: “Demedim mi oğul herkesin gözü götürmez diye? Korktuğumuza uğradık işte! Şimdi yerde ara ki gökte bulasın... Ana sözü dinlemedikten geri, ben gayrı işine, aşına karışmam; ne halin varsa gör” der ve gene kendi yününü eğirmeye başlar.
Keloğlan “hele bir sorup soruşturayım” diye; önüne gelen kapıyı çalar; her gördüğüne sorar. Kabahati gelin etmişler de kimse oğluna almamış! Kimsecikler oralı olmaz; herkes, birbirinin üstüne atar: “kim ne yapacak; çalsa çalsa eskici baba çalmıştır” derler; bu, dünyasına küsmüş de: “Çok şükür, ben kendi elimle, emeğimle geçinip gidiyorum, elin sofrasında tasında gözüm yok benim. Alsa alsa Emeti Ana almıştır” der; ona gider, o da: “Kudret helvası desen bende, sabır meyvesi desen bende; elin balında, malında gözüm yok benim” der. Sözün kısası, yer demir, gök bakır; bu sofracığı kaşla göz arasında kimin aldığı bir türlü anlaşılamaz. O zaman Keloğlan kel başını kaşımaya başlar:
“Hımmm bildim, bildim, ne bu almıştır; ne şu çalmıştır; gene onlar yapmıştır bunu” der ve sihirli kuyunun yolunu tutar. Keloğlan, sihirli kuyunun yolunu tutar tutmasına ama, o gider yol gider, o gider yol gider, gölgesi de peşi sıra tin tin eder, derken akşamın bir saatinde kuyunun başına varır:
“A kara kuyu, kara kuyu! Bir verip, bir almak Allah’a yakışır, sen kimden öğrendin bu huyu? Perileri mi gönderdin? Pirleri mi gönderdin? Nettin, neyledin? Ben uyur, anam uyanıkkan sofrayı aldırdın evimden? Böyle dönek pazarlık olacaksa, ver sen de benim leblebiyi” der. Bir söyler, kuyudan ses çıkmaz, iki söyler ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar:
“Gene ne istiyorsun Keloğlan” der. Keloğlan da: “Ne isteyecek mişim, ya aldığın leblebiyi, ya verdiğin sofrayı. Öyle ya o gün, bugün doyduğum, doyacağım yok; anamın el kadar ekmeği de bana yetmiyor. İmdi elim boş, yüzüm kara dönemem” der. Arap bacı da: “Kem küm etme Keloğlan, senin yarım leblebi düğüne, derneğe harcandı; artanı da su perisine çerez oldu; bu defa da sana öyle bir değirmen getirdim, öyle bir değirmen getirdim ki... Sağa çevirirsen altın öğütür, sola çevirirsen, gümüş öğütür, bugüne de yeter, yarına da yeter, düğüne de yeter, bayrama da yeter! Bileğine kuvvet; çek çekebildiğin, çevir çevirebildiğin kadar” der, demesi ile kaybolması bir olur.
Keloğlan: “demek, kısmette bu da varmış” der, değirmeni yüklenip eve döner. Keloğlan, kapıdan girince anası baştan ayağa bir daha süzer onu: “Ne o Keloğlan, gene ne dolap çevirdin, gözlerinin içi gülüyor?” der. Keloğlan da “Ne çevirdiğimi, ne çevireceğimi şimdi görürsün! Sen hele kalk, iki torba bul, getir bana” der.
Anası kalkar, kıyıyı, köşeyi arayıp tarar; kırk yıldan kalma, iki torba bulup buluşturur; birinin kırk yerinde kırk deliği, ötekinin kırk yerinde kırk yamalığı var ama, ne ise...
Keloğlan soyunup dökünür; değirmenin başına geçer! Sağa çevirir, altın akar; sola çevirir, gümüş akar, Keloğlan’ın anası bakar da bakar, bakar da bakar; bir türlü gözlerine inanamaz. Sonra: “peh peh peh maşallah! Bu defa da kaybolmaz inşallah!” diye bir maşallah iki inşallah ile şeytanın elini, kolunu bağlar.
Keloğlan bir gün böyle, beş gün böyle... Gece demez, gündüz demez; ne durur, ne dinlenir, sağ eli yorulsa, sol elini atar; sol eli yorulsa, sağ elini atar; kâh şu yana, kâh bu yana çevirir; çevirdikçe de altın akar, gümüş akar; anası da dökülenleri devşirir toplar, sandık, sepet, küp, külek demez, doldurur...
Ama gelgelelim, Keloğlan, gelgeç akıllının biri... Bir gün olup kel başından yine kavak yelleri esmeye başlar; gece gezip, gündüz tozar; böylece haftalar, aylar geçer; bir sabah anası bakar ki, ne baksın, küpteki altınlar eriyip akmış; gümüşler de suyunu çekmiş... Ak bürçekli hatuncağız neye uğradığını bilmez; hemen oğlunun yanına seğirtir; bir de görür ki ne görsün! Keloğlan uyuz uykusuna yatmış, horul horul uyuyor; üç defa “lâhavle” çeker, dördüncüsünde burnuna bir kıl tüttürüp uyandırır: “Keloğlan, Keloğlan beğendin mi ettiğin işi?” diye olup biteni yana yakıla anlatır. Keloğlan yine başını kaşımaya başlar:
“Hay ana, bak hele şu hayıflandığın şeye! Şimdi seni altına boğar, gümüşe gark ederim, getir şu değirmeni!” der, der ama anası rafı dolabı altüst eder, yok! Bereket versin, aklına düşer de, üç defa “estane, mestane! Gel kapıma, gir evime; yitirdiğimi ver elime” der, demesiyle değirmenin ayaklarına dolaşması bir olur: “Vah vah, keşke sofra için de vaktiyle bunu okuyup üfleseydim” diye dövünür. Ne ise, değirmeni götürüp Keloğlan’ın karşısına diker. Keloğlan da “yâ Allah” der keçesinden doğrulur, “yâ Pir!” der, değirmenin koluna yapışır; ama sağa çevirmek ister, çevrilmez; sola çevirmek ister, çevrilmez! Paslı pasaklı değirmen çevrilir mi ya, çevrilmez vesselâm!
Anası ağzını açıp da he, yok demez ama, Keloğlan neye uğradığını bilmez; kel başını bir, bir daha kaşıdıktan sonra: “Hımm! Bildim, bildim... Bu ne cin işi, ne şeytan işi; bu gene onların işi! Bunu onların yanına bırakır mıyım sanki?” der, bir daha sihirli kuyunun yolunu tutar.
Az gider, uz gider; dere, tepe düz gider, bir de dönüp ardına bakar ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Hele bir mola verip biraz kestireyim şunun şurasında der; bir dulda yer bulup uzanır; nice sonra gözünü açıp bakar ki kuyunun başından... Bir taş üstünde dinlenmeden, mendilini çıkarıp terini kurulamadan seslenir:
“A kara kuyu, kara kuyu, bir değirmen verdin ama, hani ya bunun suyu? Sağa çeviriyorum, çevrilmem diyor; sola çeviriyorum, çevrilmem diyor, ya terkettir bana bu huyu, ya da geri ver leblebimi” der. Bir durur, iki söyler; kuyudan ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte... Keloğlan’ın beti benzi atar, dili, dişi tutulur, ne “leb” diyebilir, ne “leblebi”, ne “kuyu” diyebilir, ne “suyu” Amma velakin Arap bacı:
“Ham hum etme Keloğlan, sana öyle bir tokmak getirdim, öyle bir tokmak getirdim ki, kim haksızlık ederse “kudur tokmağım kudur” dersin, kudurur. Vurur ha vurur, vurur ha vurur... Sonra “dur tokmağım dur” dersin, durur” der. Demesiyle kaybolması da bir olur.
Keloğlan: “demek kısmette bu da varmış. Her başa yazılan gelir” der. Tokmağı yüklenip eve gelir. Kapıdan girince anası: “Ne o gene Keloğlan, yüzünden düşen bin parça oluyor” der; Keloğlan da: “Görürsün şimdi gününü” der ve “kudur tokmağım kudur” diye bağırır. Vay sen misin diyen! Kara tokmak Keloğlan’ın kel başına inip kalkmaya başlar. Keloğlan “dur tokmağım dur” der, tokmak duymaz! Gene kel başın üstüne bir inip bir kalkar; Keloğlan iki göz iki pınar, bir daha “dur tokmağım der; bu defa da tokmak bu “vay vuy” arasında duru vur anlar; daha bir vurur, daha bir vurur. Keloğlan’ın kel başı, al kanlar içinde kalır. Sonunda can acısıyla avaz avaz bağırır da tokmak duyar ve durur.
Anası ocak başında oğlunun bu akıbetini görür; “gülsem mi, ağlasam mı” diye düşünür; ama ne güler, ne ağlar, sadece “bu akılsız başa bu tokmak bile az” diye söylenir. Bu söz üzerine Keloğlan köpürür, küplere biner ve anasının üstüne yürüyüp: “Kudur tokmağım kudur! Şu anam olacağa bir, bir daha vur!” der, der ama, tokmak kılını bile kıpırdatmaz. O zaman Keloğlan hanyayı, Konya’yı anlar ama, iş işten geçmiş olur. Öyle ya, suçun büyüğü kendinde.... O sofracığı çaldıran da kendi, el değirmenini paslandıran da. Ettiğine edeceğine bin pişman olup anasının eline eteğine varır.
“Ana ana, canım ana, hanımlardan hanım ana; ben ettim, sen eyleme” diye yalvarıp yakarır. Neye derler ki ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz. Kel olsun, kötürüm olsun; ciğer paresini atar, atar ama başı darda kalınca da koşup tutar. Bundan ötürü Keloğlan’ın anası da kuzucuğunun garip garip meleyişine dayanamaz; suçunu, günahını bağışlar; sonra dizi dibine oturup bir güzel de öğüt eyler:
“A kel oğlum, keleş oğlum; yılan yılan iken toprağı bile kanaatle yalar. Bundan örnek alacak yerde gösterişe düşüp de elâlemi başına toplamasaydın, o sofracık ne yiter, ne biterdi; o güne de yeter, bugüne de yeterdi.
Haydi o sofracıktan oldun, ya şu değirmene ne demeli? Allah yine yüzüne bakıp haline acıdı da bari bu işe koşulup sebeplensin diye bir de tutup bunu gönderdi. Dört ayağını uzatıp Tembel Ahmet gibi yatacağına bu değirmenin kulpuna yapışılacağı gibi yapışsaydın; sağ elin durursa sol elinle; sol elin yorulursa sağ elinle çevirseydin; ne paslanır, ne küflenir; altın, gümüş dediğin evimize oluk gibi akardı.
Şimdi son pişmanlık para etmez ama oğul, başına böyle bir felaket tokmağı indikten geri, belki aklın başına gelir de bundan sonra, ya Allah’ın verdiği ile kıt kanaat geçinir gidersin; ya da tuttuğun, tutacağın işe koşulacağın gibi koşulursun. Günün birinde önü söğütlü değirmen olmazsan bile, gözümün bebeği, evimin direği olursun inşallah” der.
Öğüt olur da kim tutmaz ki, Keloğlan tutmasın! Ana öğüdü, öğütlerin anasıdır der; ekmeğini tuza batırıp oturacak yerde varır, bir zorlu işe koşulur; gece demez, gündüz demez, yorulur mu yorulur: evlerine altın oluk gibi akmaz ama, alın terinden öyle bir pırlanta yapar, öyle bir pırlanta yapar ki, görenler parmağını ısırır. Gerçi sofralarını, ne Arap bacı kurar, ne kum hacı kaldırır; ille velakin eli kolu dert görmesin, iki cihanda yüzü ak olsun, yine anacığı serer, anacığı derler; yerler, içerler, öte yana geçerler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Devamını Oku