20 Mayıs 2010 Perşembe

Güneş Hırsızı Ayı

Peter, çizmelerinin topuklarını donmuş toprağa sürte sürte eve dönüyordu. Topuklarının yer yer buz tutmuş toprağa küt... küt... vuruşu, bir İspanyol dansözün dans ederken çıkardığı uyumlu seslere benziyordu. Peter bu keskin soğukları, buz tutmuş sularda yansıyan ışıkları, gökyüzünde kelebekler gibi uçuşan kar tanelerini ilgiyle izliyordu.

Eve geldiğinde kapı önünde bekleyen annesi

- Peter gürültü yapma, kardeşin Sigrid hasta, dedi.

Peter, kardeşi hasta yatarken böyle sevinçli olmaktan utanmış gibi kızardı;

- Hiç iyileşmedi mi? diye sordu. Küçük kardeşi Sigrid bir kaç gündür hasta yatıyordu. Rengi çarşaf gibi bembeyazdı. Doktor birkaç kere gelip kardeşini muayene etmiş, ilaçlar vermişti.

Peter annesine:

-Doktor geldi mi, neler tavsiye etti? diye sordu.

Annesi ona üzüntüyle cevap verdi.

- Sigrid’in iyileşmesi için çok güneşli bir yerde yaşaması gerekiyormuş, dedi.

Güneş ha!... Kış aylarında bu ülkede güneş, ölü bir mumdan farksızdır. Bü­tün bir mevsim boyunca ancak öğleye doğru, tamamen ortadan kaybolmadığını göstermek ister gibi, bir iki saat için görünür. Sonra da kalın siyah bulutlar ardına saklanarak uzun uzun dinlenir. Bu durumda güneşli bir ülkeyi nerede bulacaklardı?

Bunları düşünen Peter, üzüntüyle sordu?

-Anne, neden kış aylarında bizim ülkemizde güneş hemen hemen hiç görünmez?

- Biliyorsun yavrum, kış gelince havalar çok soğur, Kolen dağındaki ayı ısınmak için güneşi kucağına alır. Bu nedenle güneşi göremeyiz,

Peter bunları ilgisizce dinledi. Çünkü Norveç'te bütün ana babalar kış aylarının çok soğuk oluşunu hep bu ayı ma­salı ile açıklarlardı. On yaşındaki Peter bu masalı çok dinlemişti. Bu haksızlığa isyan etmek geldi içinden:

-Hayır, bu adalete aykırı bir şey, dedi. Ayının ısınmak için kalın bir kürkü var. Buna rağmen güneşi alıp kendi hizmetinde kullanıyor. Oysa güneş, ayıdan çok benim kardeşime gerekli. Ha­yır, hayır !.. Ayının yaptığı doğru değil.

Ertesi gün Peter ormana gitmeye ve ayıyı bularak bu adaletsizliği düzeltmeye karar verdi. Tilki derisinden kürkü ile başlığını giyerek Kolen'e doğru yola koyuldu.

Yolda kendi kendine mırıldanıp duruyordu :

—Kız kardeşim Sigrid'in güneşsizlik yüzünden hasta yattığı bir sırada, ayı­nın güneşi kendisi için alıkoyması, affedilmez bir bencillik doğrusu. Onu bu­lup güneşi kurtarmalıyım.

Küçük Peter böyle söylene uzun bir süre yürüdü. İyice yorulmuştu ki, arka ayakları üzerine oturup kendini izlemekte olan bir tilkiyle karşılaştı. Tilki ona sordu:

-Nereye böyle küçük ?

-Kolen dağına gidiyorum, diye cevap verdi Peter. Oradaki ayıyı bulup güneşi alacağım. Ayının yerini biliyor musun?

-Bu ayıyı hiç görmedim, diyerek kuyruğunu salladı tilki. Ama istersen

sana Kolen dağına giden yolu gösterebilirim.

Bir süre birlikte yürüdüler. Yolun sonuna gelince tilki dağa nasıl çıkacağını tarif ederek ayrıldı. Böylece Peter, kos­koca ormanın içinde tek başına kaldı. Hava buz gibi soğuktu. Durmadan kar yağıyordu. Rüzgârla savrulan kar tane­leri gözüne kaçıyor, yürümesini zorlaştırıyordu.

Peter zaman zaman elleriyle gözleri­ne siper alarak yürüdü, yürüdü...

-Bir çalı kümesinin yanından geçerken bir geyikle karşılaştı. Geyik çok yaşlıydı. Boynuzları kocaman bir çınar ağacının dalları gibi çatal çataldı.

-Bu havada yalnız başına nereye gidiyorsun? diye sordu Peter'e.

- Kız kardeşim çok hasta. İyileşme­si için güneşi kurtarmam lâzım. İşte bu nedenle, güneşi çalan ayıyı arıyorum. Onun nerede saklandığım biliyor musunuz?

Geyik bir süre düşündükten sonra:

-Ben bu ayıyı hiç görmedim», diye cevap verdi. «Senin gitmek istediğin Kolen dağı buradan çok uzakta. İster­sen sana bir süre arkadaşlık edeyim.

Peter geyiğe teşekkür etti. Bir süre birlikte yürüdüler. Geyik ayrılınca Pe­ter gene yalnız kaldı. Artık ortalık iyice kararmış, gece olmuştu. Bu ülkede geceler hiç bir ülkede görülmeyecek kadar karanlık ve vahşi olur. Buna rağmen Peter korkmuyordu. Kız kardeşini iyileştirecek güneşi bir an önce bulma umudu ona büyük bir güç veriyordu.

Gerçekten, ayıyı bulup ona kız kardeşinin durumunu anlatınca ayının gü­neşi, hiç bir zorluk çıkarmadan, seve seve vereceğine inanıyordu.

Peter bunları düşüne düşüne uzun bir süre yürüdü. Karın kalınlığı beline kadar gelmişti. Zorlukla adım atabili­yordu. Yorgunluktan düşüp bayılacak gibiydi. Acaba Kolen dağı daha çok mu uzaktaydı?

Sonunda yürüyemeyeceğini anladı. Bir ağaç kütüğünün üstüne oturup ağ­lamaya başladı. Birden bire yanağında tatlı bir sıcaklık hissetti Başını kaldırdı. bir de ne görsün.. Kendinden beş altı kere büyük bir ayı gelmiş, yanağını yalayıp duruyordu.

Bu, Kolen dağının ayısıydı. Peter onu görünce hiç korkmadı. Neş'e ile ba­ğırdı :

- Sonunda seni buldum ayı hazret­leri!... Aç bakayım şu kollarını...

- Kollarımı mı açayım? Ama niçin?

- Kucağında sakladığın güneşi gör­mek için.

Ayı bu cevabı duyunca kahkahalarla gülmeye başladı. Çünkü bütün ülkedeki çocukların kış gelince güneşi kendisinin sakladığını sandığını, bu nedenle de soğuk havalardan sorumlu tutuldu­ğunu biliyordu. Kolen dağının ayısı iyi yürekli, iyiliksever bir ayı idi. Bu nedenle çocuğun hiç durmadan kollarını açmasını istemesine kızmadı. Onun gönlü­nü almak için sonunda kollarını açtı ve:

- Görüyorsun, kollarınım arasında hiç bir şey yok, dedi.

- Peter ayının kollan arasında hiç bir şey olmadığını görünce çok üzüldü:

-İyi ama güneşi ne yaptın? diye sordu.

Olanlara ayı da üzülmüştü. Bu çocuğu, güneşin kendisinde olmadığına inandırmalıydı. Ama nasıl? Peter ağlamaya başladı. Ayı ise bir küçük çocuğun mutsuz olmasına katlanamayacak kadar duyguluydu. Onu avutmak için:

-Bak küçük, dedi, Güneşi ben al­madım. Onu çok ihtiyar bir ayı aldı. Zavallı çok yaşlı olduğu için ancak güneşle ısınabiliyor.

Peter ıslak gözleriyle ayıya baktı.

-İyi ama ayıların kürkleri var, dedi. Isınmak için bu kürk yeterli değil mi? Oysa benim kız kardeşim çok hasta. Hem onun kürkü de yok. Giysileri ise incecik...

-Oh!.., dedi ayı. Bu ihtiyar ayı­nın tüyleri tamamen döküldü. Kürkü yok artık onun.

- Eğer bu ayı söylediğin kadar ihti­yarsa yalanda ölecek demektir. Ölünce güneşe ihtiyacı kalmayacak. Oysa kız kardeşim çok genç. Önünde yaşanacak çok uzun yıllar var.

Peter o kadar doğru ve öyle akıllıca konuşuyordu ki, hiç kimse onun bu sözlerine cevap veremezdi.

Onu dinleyen ayı çaresizlik içinde:

-Gidip güneşi getirmemi mi istiyorsun diye sordu Peter’e.

-Ah!... Evet, istiyorum tabii.

- İyi ama güneşi alan ihtiyar ayı çok uzaklarda. Eğer oraya gidersem beni çok beklemen gerekecek

Peter ayıya sevgiyle baktı.

- Ben beklemeye razıyım, dedi. Yeter ki sen, güneşi getir bana, dedi.

- O halde şuraya yat.

Bunları söyleyen ayı kollarını uzattı. Peter’i kucakladı. Soluğu ile yüzünü ısıttı. Çok yorulmuş olan çocuk ısınınca derin bir uykuya daldı. Hem öyle derin, öyle uzun bir uykuya daldı ki. Tam yüz gün, yüz gece gözünü açmadan mışıl mışıl uyudu.

Uyandığı zaman sevinç çığlıkları atmaya başladı:

- güneş!… güneş!… yaşasın güneş!...

Gerçekten güneş gelmişti. Ayı güne­şi geri getirmişti. Her yerde karlar erimekteydi. Ağaç dallarında tek tek çiçekler görülüyordu. Hava ılık ve hoş kokuluydu. Sadece bir gece uyuduğunu sanan Peter:

- oh, ne kadar memnunum bir bilsen, diyerek ayının boynuna sarıldı. Bana güneşi getireceğinden emindim. Sana ne kadar teşekkür etsem azdır, sevgili ayı…

Ayı ile vedalaşan küçük Peter evine dönmek için hızlı hızlı yürümeye başladı. Ama topuklarını yere küt küt vurmuyordu artık. Yeni yeni yeşermeye
bağlayan çimenleri ezmemek için çok dikkatli yürüyordu.
Uzun bir süre hiç dinlenmeden yürüdü. Sonunda sevgili evini gördü. Hızla koşmaya başladı. 

Eve iyice yaklaşınca kapının önünde kız kardeşi Sigrid'i gördü. Çiçekler arasında eğilip doğrularak bir buket hazırlamaya çalışıyordu. Sigrid sağlıklı idi. Yanakları topladığı çiçekler gibi al aldı. Güneş tam tepede, olanca sıcaklığıyla yeryüzüne yayılıyordu. Peter o kadar heyecanlandı ki, olduğu yerde kımıldanmadan durup kardeşine baktı. Güneşi geri getiren sevgili ayıyı düşündü. İki damla gözyaşı yanaklarından aşağıya süzüldü.
paul jacques bonzon
"sevgili andaç gürsoy... en güzel dileklerim seninle..."

0 yorum: