17 Ocak 2010 Pazar

Yalan


     Anam eşikteydi, babam beşikteydi, ben yüz on beş yaşında bir delikanlıydım. Asam bana bir tokat attı. “Git babanın beşiğini salla dedi.” Anneme kızdım, bir o tarafa salladım, bir bu tarafa salladım, babamı yüzüstü beşikten yere düşürdüm. Annem sopayla babam kürekle beni kovdular, evden kaçtım. Gittim önüme bir yuvarlak minare çıktı. Yuvarlak minareyi boru diye belime soktum. Gülleri darıdır diye cebime doldurdum. Artık benim burada kalacak kimsem kalmadı. Annem babam beni içeri almazlar. Gurbete gitmeye karar verdim. Bir tüfek almak için tüfekçi dükkânına gittim. Üç tane tüfeği vardı. İkisi kırıktı, birisinin de çakmağı yoktu. Orada iki arkadaş vardı, onlar da bana arkadaş oldular.
    Üç arkadaş gurbete çıktık. Daha şehirden çıkmamışken önümüze üç yol çıktı. İkisi yok, birisinin hiç suyu yok. Gölde üç ördek yüzüyordu, ikisi ölmüş birisinin hiç canı yok. Her biri göl mandasına benziyor. Çakmağı yok tüfeği döndürdüm. Canı yok ördeği nasıl vurdumsa arkadaş canı yok ördeğin sesinden üç dört köy yıkıldı. Bir ip attık canı yok ördeği suyu yok gölden zorla çekip çıkardık. Arkadaşlarım bunun derisini yüzmeye başladılar. “bunu nerede pişirelim?” dediler. “Siz bunun derisini soyup kemiklerini kırana kadar ben size gidip bir kap getireyim.” Ördeğin sesinden yıkılan köylerden birine gittim de üç ev karşıma çıktı. İkisi yıkılmış da biri harabe. Harabe eve içeri girdim ki üç kocakarı oturuyor. Çok yaşlı değiller. Üç otuzunda. Bir kocakarının yanına yaklaştım. “Bana bir kap ver. Ördek vurduk onu pişirelim.” “Siz miydiniz ördeği vurup da köylerimizi başımıza yıkan? Ben gelin olurken üç tane güveç getirmiştim. Git bak hangisini götürürsen götür.” baktım ki ikisi kırık birisinin de hiç dibi yok. Dibi yok güveci götürdüm, bir ocak kurduk. Ördeğin etini attık üstüne. Oralardan ot yoldum, yaktım bir ocak. Kaynadı, donu gitti, suyu kaldı. Sürekli arkadaşlarla ördeğin etini yedik, kemiklerini attık. Meğer bunun kemiklerinden öyle bir buğday tarlası bitmiş ki. Arkadaşlarıma dedim ki gelin bunu toplayalım. Arkadaşlarım: “Ne yapalım biz gurbet adamıyız.” Bir avuç sümbülünden alıp avucumda ufaladım, üfürdüm, kocaman bir çuval buğday olmuş. Biraz götürdüm, tavuklara serpmeye başladım. Tavukların içinde al bir horoz gördüm. El attım tutamadım. Koştum ulaşamadım. Caminin damına çıktım da cığalarını tuttum. Gem vurdum ağzına, bindim horoz atıma. “arkadaşlar ben sizden ayrılacağım. Benim babam çocuk idi, yüz üstü bırakıp geldim. Acaba ne oldu?” horoz atım ne oldu? Horoz atımı teptim yokuşa yukarı. Memleketime yaklaşınca öyle bir karpuz tarlası gördüm ki ucu var bucağı yok. Dedim babam çocuk idi, bir tane karpuz götüreyim de emsin. Cebimden bıçağımı çıkardım. Karpuza nişan vurmak için kırmızılığına bakayım dedim. Bıçağım delinip karpuzun içine düştü. Elimi soktum bulamadım. Kolumu soktum bulamadım. Kendim içine girdim. Oradan bir adam geldi. “Ulan eşek oğlu eşek ne arıyorsun orada?” bıçağımı arıyorum dedim. “Ben o karpuzun içinde yedi katır yükü bakırı kaybettim. Sen bir bıçağı mı bulacaksın?” vazgeçtim, horoz atıma bindim. Geldim bizim köyün kenarına ki babam yeni dışarı çıkmış, elinde bir çubuk dolaşıp duruyor. Aman babacığım sen buralarda ne arıyorsun, çocuk adam? “Petekten bir topla arı kaybolmuş onu aramaya çıktım.” Peki, sen git ben bulup getiririm, dedim. Gittim ki ne gideyim. Bir köylü arıyı çifte koşmuş. Arıyla ekin ekiyor. Kattım arıyı önüme arı uçtu, horoz kaçtı. Kamçıyla vura vura arıyı getirip peteğe soktum. Horoz atımı ahıra bağladım. Arkadaş meğerse çok bindiğim için horozun sırtı öyle şişmiş ki biraz çim getirip horozun sırtına bağladım. Gittim biraz yattım. Ben uyuduğum zaman horozun sırtından öyle bir selvi ağacı bitmiş ki ahırın üstünü kaldırıp atmış. Selvi ağacının tepesine çıktım ki hafif kar yağmış. Ben bunu nasıl biçeceğim? Gittim o kardan istifade ederek bir tilki izi buldum. Tilkiyi getirdim kuyruğuna bir orak bağladım. Tilki kaçtı orak biçti. Bende buğdayı çuvallara doldurdum. E şimdi bu çuvalları nasıl indireceğim? Bir çeşmenin arkında bir kurbağa buldum. Kurbağaya palan vurdum. Çektim yedi yerden kolan. Söylediklerimin bütünü yalan.
Devamını Oku

üç arkadaş



Üç arkadaş yola çıkıyorlarmış, adamın biri gelip selam verir: “Selamünaleyküm.” der. Biri der ki: “Bana selam verdi.” Diğeri der ki: “Yok bana selam verdi.” Bunlar kavga etmeye başlarlar. Bunlara bir yolcu rastlar der ki: “Siz niye kavga ediyorsunuz?” “O giden adam selam verdi. O diyor ki bana verdi. Ben diyorum ki bana verdi. Bu yüzden kavga ediyoruz.” “O adamı çağırıp sorun kime selam vermişse selam onundur.” Adamı çağırırlar. “Gel baba gel.” Adam gelir. “sen bu selamı kime verdin?” adam bakar ki bunlar bir şeye benzemiyor. Der ki: “Kim ahmaksa ben bu selamı ona verdim.” Biri der ki: “Ben ahmağım.” Öteki der ki: “Ben senden ahmağım.” Öbürü de der ki: “Ben ikinizden de ahmağım.” Yine kavga etmeye başlarlar. Bunlara birisi rastlar, durumu ona anlatırlar. Der ki: “Gidin bir hâkime danışın.” Her şeyi hâkime anlatırlar. Hâkim der ki: “Önce sen gel bakayım senin ahmaklığını anlayacağım.” Der ki:
Devamını Oku

açıl sofram açıl



Zaman zaman içinde, kalbur saman içinde, develer top oynarken, eski hamam içinde... Hasılı kelâm, yıkıldı hamam; üşüdüm üşüdüm üş oldum, bir torbacık keş oldum, keşimi elimden aldılar, beni yollara saldılar; yolda bir tarak buldum, tarağı tatara verdim; tatar bana at verdi, elime berat verdi; bindim gittim küheylana, vardım indim Hindistan’a. Hindistan’da kanlar akar, güzeller de bana bakar; tamam tamam temaşa, hoş geldin Bayram Paşa! Bayram Paşa’nın atları kiyir kiyir kişniyor, arpa saman istiyor; arpa saman yokmuş, kilimcide çokmuş; kilimci kilim dokur, üstünde bülbül okur; o bülbül benim olsa, ceplerim yemiş dolsa, diye çıktım yukarı, bir de baktım bir karı! Yüzünde elli duvak, duvağı açtım kabak, adamdan azma, dişleri kazma, ensesi telli, kurbağa belli; tozu dumana kattım, sıkı bir fiske attım; başladı feryada, koştular imdada; kendimi şaşırdım, Kaf Dağı’ndan aşırdım; göründü Sivas’ın bağları, Keloğlan’ın dağları; bu dağlara konalım; bir masal konduralım; harfi var, notası yok; yapacak ustası yok; başımda hindi, dinleyim şimdi;
Bir varmış, bir yokmuş. Allah'ın kulu çokmuş, çok söylemesi günahmış; develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, memleketin birinde bir Keloğlan varmış..
Günlerden bir gün bu Keloğlan, o sokak senin, şu sokak benim dolaşırken iki taş arasında bir on para bulur; ama ne alsam, ne alsam diye düşünüp durur: “Üzüm alsam, çöpü çıkar! Erik alsam, çekirdeği çıkar! Et alsam hani ocak? Ot alsam hani bıçak? İyisi mi, kaygısız başım, ağrısız dişim; leblebi alırım da kütür kütür yerim; artanını da götürür anama veririm” der, alır leblebiyi, düşer yola... Yine şura senin, bura benim derken varır bir kuyu başına. “Acep ne kuyudur bu kuyu, içilir mi ki suyu?” diye eğilir bakar; amma derinmiş kuyu, görünmez suyu; daha daha eğileyim derken yarım leblebisi suya düşmesin mi? Keloğlan’ın da aklı başından gider:

.. “A kara kuyu, kara kuyu! Sen esirge benden bir yudum suyu... Sonra dönüp elsiz, ayaksız gel de, al elimden leblebiyi; hoppala yavrum, hoppala! Neredeymiş bu yağ, bu yağma? De hadi, verirsen ver leblebimi, yok, yoksa taşını kırar, başını yararım senin!” der, bir söyler, ses çıkmaz, iki söyler, ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar kuyudan: “Ne istiyorsun, Keloğlan?” diye sorar... Keloğlan da: “Ne isteyeceğim, leblebimi istiyorum” der. Arap bacı da: “A Keloğlan, yarım leblebin, su perisinin düğününe çerez oldu; koca bir düğün halkı yedi yedi bitmedi, hâlâ da yiyip duruyorlar; eksik, artık helâl et! Onun yerine sana öyle bir sofra getirdim ki, açıl sofram açıl dersin, açılır; yersin, içersin; sana da yeter, ona da yeter; ne tükenir, ne biter. Sonra kapan sofram kapan dersin, kapanır” der, demesiyle kaybolması da bir olur Arabın... Keloğlan: “bak hele şu kısmete, insanın kaşığına nasıl da çıkıyor” diye düşünür; sofrayı omzuna vurup eve döner.
Çındılpıt deyip kapıdan girince, anası onu şöyle bir tepeden tırnağa süzer, sonra ağız, dilden söz açıp: “Ne o yine Keloğlan, ağzın kulağına varıyor?” diye sorar. Keloğlan anasının sözünü ağzında kor: “Açıl sofram açıl” demesiyle önlerine öyle bir sofra açılır, öyle bir sofra açılır ki... Çeşit çeşit yemekler; baklavalar, börekler... Bu defa da anasının ağzı kulaklarına varır; yerler yerler bitmez; içerler içerler tükenmez; sonra “kapan sofram, kapan” der Keloğlan, sofra kapanır!
Bir gün böyle, beş gün böyle, “açıl sofram açıl, kapan sofram kapan” Ne od istiyor, ne ocak; ne kaşık istiyor, ne çanak... Günlerden bir gün Keloğlan, anasının karşısına dikilir: “Ana ana, canım ana! Şu konu komşuyu bir yemeğe çağırsak nasıl olur?” diye sorar. Anası da: “Aman deyim oğul, herkesin gözü götürmez, ya şu halimize göz değerse? Gene de sen bilirsin... Sen kendi başını kayır, öyle de olur, böyle de olur, ben yarım ekmeğin açı, yarım ekmeğin tokuyum” der, der ama Keloğlan bu söze omuz silker: “Bak hele, şu düşünüp kurduğun şeye!” der, gidip yedi mahalleye birden haber eyler ki, “nimetimi yesinler, devletimi görsünler de, kadir kıymetimi bilsinler!”
Akşama varmaz, bu haber koca memlekete yayılır. Aklı başındakiler: “Keloğlan, ne ocağın yanıyor, ne bacan tütüyor; elin adamlarını ne ile doyuracaksın” diye biraz kulağını bükmek isterler ama, o bu söze başını kaşır: “Misafir, umduğunu yemez, bulduğunu yer, herkesin kısmetinde ne varsa, kaşığına o çıkar; elbette tok oturanlar, aç kalkmaz ya?” diye savuşturur onları. Gelgelelim, ilde ne cingöz adamlar var! Öyle her akıntıya pabuç bırakırlar mı? “Keloğlan, daha bir baltaya sap olamadı, kendi karnını doyurdu da bizimki mi kaldı?” diye düşünür, çağırıltıya kulak asmazlar. Ancak, işin alayında olanlar:
“Keloğlan’ın gene bir oyunu var ama, gidip de görsek mi ki?” diye düşünür. Karınlarını tıka basa doyurup yollarını o yana doğrulturlar; bir de gelip görürler ki, görülmedik, işitilmedik bir sofra. Keloğlan: “açıl sofram açıl” diyor, açılıyor: gelen yiyor, giden yiyor, oğlan yiyip oyuna, çoban yiyip koyuna gidiyor, ne bitiyor, ne tükeniyor; misafirlerin ardı arası alındıkça “kapan sofram kapan” diyor, kapanıyor... Gelenler, görenler şaşırıp kalır buna... Hepsi de içinden “kanaat sofrası mı desem, keramet sofrası mı desem, ne desem, ne tükenmez bir sofra bu, Keloğlan’ın sofrası” diye geçirir, yedisinden yetmişine kadar herkes imrenir ve karınlarını, burunlarını doyurduktan sonra hep bir ağızdan:
“Neler yedi bu diş, ne altın oldu, ne gümüş; şimdiden geri, bize de böyle bir kanaat sofrası ihsan et; hey yeri göğü yaratan!” diye bir sofra duası yaparlar. Gelgelelim; sür sürelim; bu davet günü Keloğlan’ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmez. Ne olur, nasıl olur? O gün, bu sofracık “sırra kadem” basar! İşte o zaman Keloğlan’ın gözleri faltaşı gibi açılır. Anası başını bir sallar, iki sallar da: “Demedim mi oğul herkesin gözü götürmez diye? Korktuğumuza uğradık işte! Şimdi yerde ara ki gökte bulasın... Ana sözü dinlemedikten geri, ben gayrı işine, aşına karışmam; ne halin varsa gör” der ve gene kendi yününü eğirmeye başlar.
Keloğlan “hele bir sorup soruşturayım” diye; önüne gelen kapıyı çalar; her gördüğüne sorar. Kabahati gelin etmişler de kimse oğluna almamış! Kimsecikler oralı olmaz; herkes, birbirinin üstüne atar: “kim ne yapacak; çalsa çalsa eskici baba çalmıştır” derler; bu, dünyasına küsmüş de: “Çok şükür, ben kendi elimle, emeğimle geçinip gidiyorum, elin sofrasında tasında gözüm yok benim. Alsa alsa Emeti Ana almıştır” der; ona gider, o da: “Kudret helvası desen bende, sabır meyvesi desen bende; elin balında, malında gözüm yok benim” der. Sözün kısası, yer demir, gök bakır; bu sofracığı kaşla göz arasında kimin aldığı bir türlü anlaşılamaz. O zaman Keloğlan kel başını kaşımaya başlar:
“Hımmm bildim, bildim, ne bu almıştır; ne şu çalmıştır; gene onlar yapmıştır bunu” der ve sihirli kuyunun yolunu tutar. Keloğlan, sihirli kuyunun yolunu tutar tutmasına ama, o gider yol gider, o gider yol gider, gölgesi de peşi sıra tin tin eder, derken akşamın bir saatinde kuyunun başına varır:
“A kara kuyu, kara kuyu! Bir verip, bir almak Allah’a yakışır, sen kimden öğrendin bu huyu? Perileri mi gönderdin? Pirleri mi gönderdin? Nettin, neyledin? Ben uyur, anam uyanıkkan sofrayı aldırdın evimden? Böyle dönek pazarlık olacaksa, ver sen de benim leblebiyi” der. Bir söyler, kuyudan ses çıkmaz, iki söyler ses çıkmaz, üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar:
“Gene ne istiyorsun Keloğlan” der. Keloğlan da: “Ne isteyecek mişim, ya aldığın leblebiyi, ya verdiğin sofrayı. Öyle ya o gün, bugün doyduğum, doyacağım yok; anamın el kadar ekmeği de bana yetmiyor. İmdi elim boş, yüzüm kara dönemem” der. Arap bacı da: “Kem küm etme Keloğlan, senin yarım leblebi düğüne, derneğe harcandı; artanı da su perisine çerez oldu; bu defa da sana öyle bir değirmen getirdim, öyle bir değirmen getirdim ki... Sağa çevirirsen altın öğütür, sola çevirirsen, gümüş öğütür, bugüne de yeter, yarına da yeter, düğüne de yeter, bayrama da yeter! Bileğine kuvvet; çek çekebildiğin, çevir çevirebildiğin kadar” der, demesi ile kaybolması bir olur.
Keloğlan: “demek, kısmette bu da varmış” der, değirmeni yüklenip eve döner. Keloğlan, kapıdan girince anası baştan ayağa bir daha süzer onu: “Ne o Keloğlan, gene ne dolap çevirdin, gözlerinin içi gülüyor?” der. Keloğlan da “Ne çevirdiğimi, ne çevireceğimi şimdi görürsün! Sen hele kalk, iki torba bul, getir bana” der.
Anası kalkar, kıyıyı, köşeyi arayıp tarar; kırk yıldan kalma, iki torba bulup buluşturur; birinin kırk yerinde kırk deliği, ötekinin kırk yerinde kırk yamalığı var ama, ne ise...
Keloğlan soyunup dökünür; değirmenin başına geçer! Sağa çevirir, altın akar; sola çevirir, gümüş akar, Keloğlan’ın anası bakar da bakar, bakar da bakar; bir türlü gözlerine inanamaz. Sonra: “peh peh peh maşallah! Bu defa da kaybolmaz inşallah!” diye bir maşallah iki inşallah ile şeytanın elini, kolunu bağlar.
Keloğlan bir gün böyle, beş gün böyle... Gece demez, gündüz demez; ne durur, ne dinlenir, sağ eli yorulsa, sol elini atar; sol eli yorulsa, sağ elini atar; kâh şu yana, kâh bu yana çevirir; çevirdikçe de altın akar, gümüş akar; anası da dökülenleri devşirir toplar, sandık, sepet, küp, külek demez, doldurur...
Ama gelgelelim, Keloğlan, gelgeç akıllının biri... Bir gün olup kel başından yine kavak yelleri esmeye başlar; gece gezip, gündüz tozar; böylece haftalar, aylar geçer; bir sabah anası bakar ki, ne baksın, küpteki altınlar eriyip akmış; gümüşler de suyunu çekmiş... Ak bürçekli hatuncağız neye uğradığını bilmez; hemen oğlunun yanına seğirtir; bir de görür ki ne görsün! Keloğlan uyuz uykusuna yatmış, horul horul uyuyor; üç defa “lâhavle” çeker, dördüncüsünde burnuna bir kıl tüttürüp uyandırır: “Keloğlan, Keloğlan beğendin mi ettiğin işi?” diye olup biteni yana yakıla anlatır. Keloğlan yine başını kaşımaya başlar:
“Hay ana, bak hele şu hayıflandığın şeye! Şimdi seni altına boğar, gümüşe gark ederim, getir şu değirmeni!” der, der ama anası rafı dolabı altüst eder, yok! Bereket versin, aklına düşer de, üç defa “estane, mestane! Gel kapıma, gir evime; yitirdiğimi ver elime” der, demesiyle değirmenin ayaklarına dolaşması bir olur: “Vah vah, keşke sofra için de vaktiyle bunu okuyup üfleseydim” diye dövünür. Ne ise, değirmeni götürüp Keloğlan’ın karşısına diker. Keloğlan da “yâ Allah” der keçesinden doğrulur, “yâ Pir!” der, değirmenin koluna yapışır; ama sağa çevirmek ister, çevrilmez; sola çevirmek ister, çevrilmez! Paslı pasaklı değirmen çevrilir mi ya, çevrilmez vesselâm!
Anası ağzını açıp da he, yok demez ama, Keloğlan neye uğradığını bilmez; kel başını bir, bir daha kaşıdıktan sonra: “Hımm! Bildim, bildim... Bu ne cin işi, ne şeytan işi; bu gene onların işi! Bunu onların yanına bırakır mıyım sanki?” der, bir daha sihirli kuyunun yolunu tutar.
Az gider, uz gider; dere, tepe düz gider, bir de dönüp ardına bakar ki, bir arpa boyu yol gitmiş. Hele bir mola verip biraz kestireyim şunun şurasında der; bir dulda yer bulup uzanır; nice sonra gözünü açıp bakar ki kuyunun başından... Bir taş üstünde dinlenmeden, mendilini çıkarıp terini kurulamadan seslenir:
“A kara kuyu, kara kuyu, bir değirmen verdin ama, hani ya bunun suyu? Sağa çeviriyorum, çevrilmem diyor; sola çeviriyorum, çevrilmem diyor, ya terkettir bana bu huyu, ya da geri ver leblebimi” der. Bir durur, iki söyler; kuyudan ses çıkmaz; üçüncüsünde bir Arap bacı çıkar; bir dudağı yerde, bir dudağı gökte... Keloğlan’ın beti benzi atar, dili, dişi tutulur, ne “leb” diyebilir, ne “leblebi”, ne “kuyu” diyebilir, ne “suyu” Amma velakin Arap bacı:
“Ham hum etme Keloğlan, sana öyle bir tokmak getirdim, öyle bir tokmak getirdim ki, kim haksızlık ederse “kudur tokmağım kudur” dersin, kudurur. Vurur ha vurur, vurur ha vurur... Sonra “dur tokmağım dur” dersin, durur” der. Demesiyle kaybolması da bir olur.
Keloğlan: “demek kısmette bu da varmış. Her başa yazılan gelir” der. Tokmağı yüklenip eve gelir. Kapıdan girince anası: “Ne o gene Keloğlan, yüzünden düşen bin parça oluyor” der; Keloğlan da: “Görürsün şimdi gününü” der ve “kudur tokmağım kudur” diye bağırır. Vay sen misin diyen! Kara tokmak Keloğlan’ın kel başına inip kalkmaya başlar. Keloğlan “dur tokmağım dur” der, tokmak duymaz! Gene kel başın üstüne bir inip bir kalkar; Keloğlan iki göz iki pınar, bir daha “dur tokmağım der; bu defa da tokmak bu “vay vuy” arasında duru vur anlar; daha bir vurur, daha bir vurur. Keloğlan’ın kel başı, al kanlar içinde kalır. Sonunda can acısıyla avaz avaz bağırır da tokmak duyar ve durur.
Anası ocak başında oğlunun bu akıbetini görür; “gülsem mi, ağlasam mı” diye düşünür; ama ne güler, ne ağlar, sadece “bu akılsız başa bu tokmak bile az” diye söylenir. Bu söz üzerine Keloğlan köpürür, küplere biner ve anasının üstüne yürüyüp: “Kudur tokmağım kudur! Şu anam olacağa bir, bir daha vur!” der, der ama, tokmak kılını bile kıpırdatmaz. O zaman Keloğlan hanyayı, Konya’yı anlar ama, iş işten geçmiş olur. Öyle ya, suçun büyüğü kendinde.... O sofracığı çaldıran da kendi, el değirmenini paslandıran da. Ettiğine edeceğine bin pişman olup anasının eline eteğine varır.
“Ana ana, canım ana, hanımlardan hanım ana; ben ettim, sen eyleme” diye yalvarıp yakarır. Neye derler ki ana gibi yâr, vatan gibi diyar olmaz. Kel olsun, kötürüm olsun; ciğer paresini atar, atar ama başı darda kalınca da koşup tutar. Bundan ötürü Keloğlan’ın anası da kuzucuğunun garip garip meleyişine dayanamaz; suçunu, günahını bağışlar; sonra dizi dibine oturup bir güzel de öğüt eyler:
“A kel oğlum, keleş oğlum; yılan yılan iken toprağı bile kanaatle yalar. Bundan örnek alacak yerde gösterişe düşüp de elâlemi başına toplamasaydın, o sofracık ne yiter, ne biterdi; o güne de yeter, bugüne de yeterdi.
Haydi o sofracıktan oldun, ya şu değirmene ne demeli? Allah yine yüzüne bakıp haline acıdı da bari bu işe koşulup sebeplensin diye bir de tutup bunu gönderdi. Dört ayağını uzatıp Tembel Ahmet gibi yatacağına bu değirmenin kulpuna yapışılacağı gibi yapışsaydın; sağ elin durursa sol elinle; sol elin yorulursa sağ elinle çevirseydin; ne paslanır, ne küflenir; altın, gümüş dediğin evimize oluk gibi akardı.
Şimdi son pişmanlık para etmez ama oğul, başına böyle bir felaket tokmağı indikten geri, belki aklın başına gelir de bundan sonra, ya Allah’ın verdiği ile kıt kanaat geçinir gidersin; ya da tuttuğun, tutacağın işe koşulacağın gibi koşulursun. Günün birinde önü söğütlü değirmen olmazsan bile, gözümün bebeği, evimin direği olursun inşallah” der.
Öğüt olur da kim tutmaz ki, Keloğlan tutmasın! Ana öğüdü, öğütlerin anasıdır der; ekmeğini tuza batırıp oturacak yerde varır, bir zorlu işe koşulur; gece demez, gündüz demez, yorulur mu yorulur: evlerine altın oluk gibi akmaz ama, alın terinden öyle bir pırlanta yapar, öyle bir pırlanta yapar ki, görenler parmağını ısırır. Gerçi sofralarını, ne Arap bacı kurar, ne kum hacı kaldırır; ille velakin eli kolu dert görmesin, iki cihanda yüzü ak olsun, yine anacığı serer, anacığı derler; yerler, içerler, öte yana geçerler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
Devamını Oku

11 Ocak 2010 Pazartesi

kurşun asker masalı - video

video

Devamını Oku

4 Ocak 2010 Pazartesi

kibritçi kız masalı- video

video

Devamını Oku

körler memleketi



Çok eski çağlarda yaşayan bir kavim varmış. Bu kavim kendi yurtlarında kıtlık baş gösterdiği için yeni bir yurt edinmek istiyormuş. Bu yüzden suyu bol toprağı bereketli bir yer düşlermiş. Bu insanların kralı şöyle diyormuş:

- Biz öyle bir yer bulalım ki dünyanın en güzel yeri olsun. Hem denizi, hem ormanı, hem kanalı olsun.

Günlerce hazırlık yapmışlar. Herkes malını mülkünü toparlamış. Böylece kıtlık içindeki memleketlerinden çıkmışlar. Kafilelerle yollara düşmüşler. Az gitmişler uz gitmişler. Buldukları en güzel yerleri krallarına göstermişler. Ama boşuna… Çünkü kral hiçbir yeri beğenmemiş. Yine yollara koyulmuşlar. Başlamışlar söylenmeye.

- Bu böyle olmaz

- En güzel memleket neresidir

- Bolluk içerisindeki memleket neresidir?
Devamını Oku

AYŞECİK’İN KÜÇÜK KUŞU


Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde bir baba ile bir kızı varmış. Baba bu kızı evde yalnız başına bırakır uzak ülkelere ticaret yapmaya gidermiş. Baba gidince bu kız yalnız kalırmış. Bu kızın hiç arkadaşı falan yokmuş. Odasında oturur, camdan dışarı bakarmış. Günlerden bir gün babasını yolcu etmiş, yine camın önünde oturuyormuş. Ağlamaklı bir sesle “babacığım sen gelene kadar yalnız başıma ne yapacağım babacığım!” diyormuş kendi kendine. Gözleri dolu dolu olmuş. Öylece cama baka kalmış. Derken bir sesle irkilmiş. O da ne! Camın önüne küçücük bir kuş konmuş ” Niye ağlıyorsun Ayşecik?” diye sormuş. Kızın hayret içinde gözleri iri iri açılmış.”Baba uzak ülkelere gitti beni de yalnız bıraktı “ demiş. Kuşta sen ağlama ben sana arkadaşlık ederim demiş. Kız buna çok sevinmiş. Gerçekten bana arkadaş olur musun? demiş. Kuş “tabi olurum” demiş. “Her gün bu camın önüne gelir, sana başımdan geçenleri anlatırım” demiş. Ayşecikle anlaşmışlar. Kuş her gün gelmiş camın önüne. Ayşecik kuşu sevinçle karşılarmış.


Kuş anlatmaya başlamış. “Bir gün yem aramaya çıkmıştım bir inci tanesi buldum. Onu alıp kuyumcuya götürdüm. Kuyumcu bana çok para verdi Fakir bir anneyle 3 çocuk vardı. Bu parayı onlara götürdüm. Çok sevindiler. Küçük kız bana bir avuç darı verdi. Ben de buna sevindim. Darıları yedim. Küçük kız beni avucuna aldı. “Bak” dedi “ben rüyamda peri padişahının oğlunu gördüm. Ona âşık oldum ama nerde olduğunu bilmiyorum. Bana onun nerde olduğunu bulur musun?” Ben de ona “bulurum” dedim. Aslında peri padişahının oğlu da bu kızı rüyasında görmüş âşık olmuş. Yemeden içmeden kesilmiş o da kızı bulmak istiyordu. Ben de bunu biliyordum. Onun için kıza “bulurum” dedim ve peri padişahının ülkesine gittim. Oğlan perişan bir şekilde sarayın bahçesinde dolaşıyordu. Omzuna kondum. “Senin derdinin çaresini biliyorum” dedim. “Senin âşık olduğun kız seni rüyasında görmüş o da seni bulmak istiyor” dedim. Bunu duyan genç prens hayretle gözlerini açtı, “beni ona götür” dedi. Atına atlayıp beni takip etmeye başladı. Gece gündüz dere tepe aşarak kızın ülkesine geldik. Prens çok sevinçliydi kızın evinin kapısına kadar gittik. Kız da elinde bakraçla çeşmeye gidiyordu. Kıza seslendim. “Bak peri padişahının oğlunu sana getirdim” dedim. Erkek attan indi. “Ben aylardır yıllardır seni arıyorum” dedi. Kız da “ben de seni bekliyordum” dedi. Erkek ile kız ata atladılar. Çıkıp gittiler. Sonra padişahın adamları gelip kızın annesini kardeşlerini padişahın sarayına götürdüler. Mutlu mesut yaşadılar.


“E e e Ayşecik akşam oldu. Ben yuvama döneyim yarın yine gelirim. Sana anlatacak çok hikâyem var. Göreceksin bak, babanın günleri nasıl geçti anlamayacaksın” demiş kuş ve böyle devam etmişler. Ayşecik her gün kuşu beklemiş. Kuş her gün ona bir şeyler anlatmış. Günlerin nasıl geçtiğini anlayamamış. Bir de bakmış ki günün birinde babası gelivermiş. Ayşecik’in mutlu olduğunu gören babası da çok sevinmiş. Babası da kızı da çok mutlu olmuşlar.


Devamını Oku

2 Ocak 2010 Cumartesi

Doğuzlan baci (Bir Erzurum Masalı)

Upuzun kış geceleri boyunca halk umumiyetle ev gezmelerine gider. Bu ziyaretlerde bir çok eğlencenin yanı sıra masal da anlatılır. İyi bir anlatıcının ağzından dinlenince tadına doyum olmayan hikâyeleri yalnız küçükler değil, büyükler de can kulağıyla dinlerler. Böyle nezih bir aile toplantısında semaver kurulup çay demlenince gayet güzel(hekat) anlatan birisine rica yağmaya başlar:

−Ağabey hele iyi bir hekat söyle de dinliyek.

−Emii,emi ne olursan bitene annat.

−Eeeee uşah siz de goymirsiz ki ağız dadıynan bir bardah çay içah.

Yalvarmalar yakarmalar biraz daha artar. Aslında bunlara hiç lüzum yoktur. O nasıl olsa anlatacaktır. Ama biraz nazlanmak, hem anlatanın hem de anlatılan masalın kıymetini arttırdığı için her zaman başvurulan bir yoldur.

−Bülmiremki ne annadim ,hepsini bülirsiz −Vallah yoh annat da ne annadırsan annat.

−Ama bah ben annadan da şamata (1)etmek ,hekata garışmah yoh,tamam mi?

Herkes şartlara uymayı kabul eder.

−Gız Anşa hele emin arhasına bi yastıh daha goy.Rahat rahat annadsın.

−Agabey di hadi herkes seni beklir.

Cigarasını sarar,sarı kehribar başlı yasemen ağızlığına takarve sigarasını yakar.Bir iki öksürür anlatmaya başlar.

−”Bir varmış,bir yoğumuş “ der demez hep bir ağızdan “Hoş geldin” denir,hekatçı da “hoş bulduh “ der ve devam eder:

−Bir melmeketin birinde bir Doğuzlan(3) baci varmiş. Bi gün yolda giderken çift süren bir çifciye raslamış. Çifci : −Doğuzlan baci nereye gidirsen ? demiş.

−Vay seni doğura doğura duvara yapışasan.Hele bah ki ben Doğuzlan miyam?

−Ya nesen?

−Erincekli Eze hanım ,Bürüncekli Büze hanım,al vallaki küçük hanım nere gidirsen?

−Gendime goca bulmiya.

−Beni alirmisan?

−Alıram, alıram amma dögende nerenlen dögersen?

−Anbu elimdeki sabannan.

−Vay gemiklerim ,of dalım.Hadi ordan ben seni almiram,demişve oradan uzaklaşmış.Getmiş getmiş davarlarıni otlatan bir çobana raslamış.Çoban Doğuzlan Baci’yi görürgörmez:

−Ooooo…..Doğuzlan Baci beleh yelyepenek (5) nere gidirsen ?

−Seni doğura doğura duvara yapışasan, hele bah ki ben Doğuzlanmiyam?

−Ya nesen ?

−Erincekli Eze hanım ,Bürüncekli Büze hanım,al vallaki küçük hanım.

−Erincekli Eze hanım ,Bürüncekli Büze hanım,al vallaki küçük hanım nere gidirsen?

−Gendime goca bulmiya.

−Beni alirmisan?

−Alıram, alıram amma dögende nerenlen dögersen?

−Bah bu elimdeki degeneginen.(7)

−Of of belim gırildi,vay gaburgalarim ,ben seni heç alırmiyam,demiş.Oradan da gitmiş.Çoban da arhasından bahıp gülirmiş.Bir kırtik(8) yer getmiş,bir sıçana raslamış.Sıçan :

−Doğuzlan Baci nere gidirsen?

−Vay seni doğura doğura duvara yapışasan.Hele bah ki ben Doğuzlan miyam?

−Yah nesen?

−Erincekli Eze hanım ,Bürüncekli Büze hanım,al vallaki küçük hanım nere gidirsen?

−Gızma baci eleh olsun nere gidirsen?

−Gendime goca bulmiya.

−Beni alir misan?

−Alıram, alıram amma dögende nerenlen dögersen?

−Bah bu guyruğumnan.

−Ey eleyse, hade evlenah.

Beraber çıhmış getmişler. Dügün dernek gurmuşlar, evlenmişler.

Hekatın burasında anlatan susar. Herkes heyecanla neticeyi bekler. Anlatan :

−Bu bele getmez.Heleh bene köpigi bol bi gehve bişirin bahim.Ev sahibi:

−Gız gözün kor ola,daha durirsan?Kız apar topar koşar.Kahveyi pişirip hemen getirir.Bu arada diğer misafirlere çerez,meyve ikram edilir.Anlatan kahvesini bitirdikten sonra devam eder:

−Derken aradan zaman geçer, bunlar bir gün çamaşır yıhamaya giderler.

O civarda da bir bey gonağında dügün vardır. Bir ara sıçan Doğuzlan Baci’ye döner:

−Sen burada çamaşırları yeha, ben gidim dügün evinden birez pahlava ,börek getirim.Der ve gider.Doğuzlan Baci da çamaşırlari yıharken oradan geçen kervan develerinden birinin ayah çuğuruna düşer.Ne mümkün çıhamaz.O sırada da dügün evine bir atlı gafilesi gelirmiş.Doğuzlan Baci çuhurdan onlari görür ve bağırmaya başlar:

−Ey atlılar atlılar

Şalvari mor atlilar

Gidesiz toy (10) evine

Diyesiz Samur bege

Boyu uzun Boylan hatun

Saçi uzun Mercan hatun

Can hatun,Canan hatun

Deve izi derin göle düşmüş çıhamir.

Atlılar etraflarina baharlar. Heş kimseyi göremezler,yola düşer dügün evine gelirler.Bir iki hoşbeşten sonra yolda duyduhlarıni annadırlar. Sıçan da arısdah da (11) pahlavaları yerken gonuşulanlari duyar. Hama (12) oradan bir dilim börek alır,goşmiya başlar.Doğuzlan Bci’nin yanına gelir.Amma aradan epey bir vahıt geçmişdir.Doğuzlan Baci ‘ya elini uzadır.

−Elin ver beserek.

−Hadi köpek ben senden küserek.

−Elin ver beserek.

−Hadi köpek ben senden küserek

Sıçanın canı sıhılır.Bir iki sefer daha yalvarır.Bahar ki Doğuzlan Baci elini uzatmir.Başlar çuğurda tepinmeye:

−Küserek küserek,teperege teperek,ezerege ezerek der ve bir eyce çuhuri çamurunan doldurur.Tepi Doğuzlan Baci geberir gider,sıçan da ondan gurtulur gurtulmaz goşa goşa dügün evine gider.Hekat da burada biter.

−Ağzan sağlıh agabeyi ne bi güzel hekat annaddın.

−Emi bah bi dahaki sefere daha uzun olsun.

−Dihadi uşah vahıt da epey gec olmuş, toplanın gidah.

Böylece toplantı sona erer. Herkes çekilip evlerine gider. Çocuklar bir dahaki hikâyenin heyecanıyla tatlı bir uykuya dalarlar.

Ben de çoğu kereler duyduğum bu tatlı heyecanlı anları özlemle hala anarım.

İhsan Coşkun ATILCAN

Erzurum Ağzı, Halk Deyimleri ve Folklor Sözlüğü

Devamını Oku