10 Ekim 2008 Cuma

incili yorgan


Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Cinler cirit oynarken
Eski hamam içinde
Bir serçe kanadını
Kırk katıra yüklettim
Ne az gittim, ne uz gittim
Kaf dağına ilettim
Bir nefeste erittim
O dağların karını
Dikilmedik ağacın
Orda yedim narını
Eğrilmedik iplikle
Ne çulhalar dokudum
Elif dedim be dedim
Dağı, taşı okudum
Bir sinek bir kartalı
Sallayıp vurdu yere
Yalan değil, gerçektir
Yer yarıldı birdenbire
Kerpiç koydum kazana
Poyraz ile kaynattım
Nedir diye sorana
Şu masalı anlattım:

Bir varmış bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, cinler cirit oynarken eski hamam içinde, Nalcı Baba derler biri varmış. Helal süt emmiş bir adam olduğu için mi nedir, dişleri haram lokma kesmezmiş. Bundandır, ne ölmüş at aramış, nalını sökecek; ne de bir kol, kanat aramış, yüz suyu dökecek!

Dükkânının, tezgâhının başını bekler; el emeği, alın teriyle kıt kanaat geçinir gidermiş. Yeryüzünde dikili bir ağacı yokmuş ama, filiz gibi üç oğlu varmış. Büyüklerinin adını sanını bilmiyorum. Küçüğünün ki Mıstık mı ne imiş!.. Bunların biri kılıçtan keskin, ikisi birbirinden miskinmiş. Söyleyenlerin ağzına bakılırsa, yalanı da yok! Görünürde büyüklerin başı yerde imiş ama, suyun ağır akanı, insanın yere bakanı derler; karda gezer izlerini belli etmezlermiş. Velakin küçükleri cin fikirli mi dedin, cin fikirljymiş. Her şeye akıl sır erdirir; şeytanı bile suya götürüp susuz geti-rirmiş; bu yüzden, Keloğlan gözüyle bakarlarmış Mıs-tık'a...
Gel zaman, git zaman... Babaları bu dünyadan göçüp gidince, geçim derdine düşmüşler; öyle ya, Nalcı Ba-ba'dan ne miras kalacak. Ne bir dağda bir avuç toprak bırakmış, ne bir bağda bir yeşil yaprak... Kara sabana ko-şulamadıktan geri, daha ne iş var ki, kolundan tutsunlar! Memleket dedikleri avuç içi kadar yer... Boşa koymuşlar, dolmamış, doluya koymuşlar almamış. Kara kara düşünüp dururken Mıstık: «Ağa kardeşlerim demiş, siz varken bana söz düşmez ama, biz burada ağzımızla kuş tutsak, gene emeğimizi ödemez. İyisi mi, gelin kısmetimizi başka yerde arayalım, dünya yıkılmadı ya!»

Bu söz kardeşlerinin de aklına yatmış:
«Doğru söylüyorsun Mıstık; el bir edip, dil bir edip de üçümüz bir arabaya koşulacaksak, küçük tekor önde gider, düş önümüze!» demişler. Demir çarık, demir asa yola düşmüşler. Az gitmişler, uz gitmişler; dere tepe düz gitmişler; derken günün birinde bir tarlaya yetmişler ki, ne görsünler! Ekinler adam boyu; başaklar, başını sallayıp duruyor, yerde kıvrılıp yatan tırpana doğru... Ama tırpan «bana mı!» demiyor. Üç kardeş birbirinin yüzüne bakmış; ötekiler ağzını açmayınca, küçük kardeşleri, küçük teker misali önde yuvarlanarak:
«Ağa kardeşlerim, demiş; bu ekinler tırpan istiyor, tırpan dersem el istiyor, emek istiyor ama, kim bilir eli mi değmedi, gücü mü yetmedi adamın. Her ne ise, yüzüstü bırakıp gitmiş. Kurda kuşa yem olacağına, gelin üçümüz üç elden biçelim. Helal süt emmiş birininse, gelir emeklerimizi öder elbet.»

Olur mu olur. Tarlanın bir başından girip, öbür başından çıkmışlar. Bir de nerde var, nerde yok; bir dev peyda olmamış mı? Üç kardeşin, üçününde tüyleri diken diken olmuş ama, dev:
«Hey insanoğulları, ben her dağ, aştım, her taşı taşıdım ama doğrusu bu tarla belimi büktü. Günlerdir gözlerim yolda, sizin gibi birini bekleyip duruyordum. Allah mı gönderdi sizi! Hakkınızı nasıl ödeyeceğim bilmem...» diye yüzlerine gülünce, yüreklerine bir su serpilmiş. Mıstık:
«Dev baba, demiş. İnsan dediğin kara gün dostudur, elinden geleni esirger mi; bir hakkımız varsa yerden göğe kadar helal olsun. Bizim istediğimiz güler yüz, tatlı dil...»
Bu ağız üstüne dev:
«Vah oğul,'güler yüzle tatlı dilin sözü mü olur; varım yoğum feda olsun sizin gibilere... Hani pek öyle insanlıktan nasibim yok ama, az buçuk bende kaldırım çiğnedim. Yol da bilirim, erkân da! Şu dağın ardında evim, evin önünde bir kuzum, kuzunun başında üç kızım var. Üçü birbirinden gönüllü; yazan Allah hangisini hanginize yazdıysa, yolunuza turab olsun ama, hele şu kuzuyu bir yiyelim de ağız tadıyla, ötesi kolay!..» deyip Mıstık'ın yüzüne bakmış ve el kadar kâğıt vermiş ki eline, karım kızartıp da göndersin kuzuyu diye. Ama Mıstık, devin gözünü pek beğenmemiş. Kâğıdı alıp bir arpa boyu yol gidince, açıp okumuş ki, ne okusun, kendi ayağıyla ölüme gidiyor.
«Kara hatun, bir kuzu gönderiyorum sana, bir insan kuzusu! Vakit, saat deme; sakın çiğ çiğ yeme; şişe tak, dönder, kızartıp gönder!» diye yazmış dev.
«İyiliğe kemlik!..» Başka ne beklenir ki bu kanlı mahlûktan!
Mıstık dilini ısırmış:
«Ya öyle mi! Dur, ben de Keloğlan'lığı ele alayım da bir gör!» deyip, bıçağının ucuyla mektubun ağzını yüzünü düzeltmiş. Sonra, dev karısına varıp estân etmiş, mestân etmiş, tarlabaşını destan etmiş; o da Mıstık yerine emlik kuzunun kanına girmiş.
Dev karısı bu kuzuyu kızartmada olsun, Mıstık bir kolayını bulup kızların bulunduğu odaya girmiş ki, ne görsün, üç kız! Güzel demek de söz mü... Biri çiçek açmış dal gibi, biri kekik kokan bal gibi, biri de, bir ana kuzusu, daha ağzından süt kokuyor
Keloğlan bunları böyle görünce, üç kurşunla üç yerinden vurulmuşa dönüp:
«Siz hangi dağın gülü, hangi dağın sümbülüsünüz?» diye sormuş. Onlar da iki göz iki pınar:
«Sorma yiğit, sorma demişler; bir padişahın kızıyız. Birgün bir şeytana uyup «Viran Bağ» derler, gezilmez bir bağa girmiştik. Dönüp dolaşırken iki dalın konuştuğunu duyduk, kulaklarımıza inanamadık. Daha daha yaklaşıp baktık, gözlerimize inanamadık. Bir garip ağaçtı, bu! Hani öyle ağaç demeye de insanın dili varmaz ya, bir kökten sürmüş iki dal; biri dut, biri armut... Dut dalı çalıp söylüyor; armut dalı da başını eğmiş dinliyordu. Parmağımız ağzımızda kaldı! Gayrı, göz kulak kesilip dinlemeye başladık. Sonra en olduk, neye uğradık bilmiyoruz. Duyup işittiklerimiz uyku olup damarlarımıza mı yayıldı. Yoksa başımız mı döndü, yüreğimiz mi bayıldı; her ne olduysa, gözlerimizi açtığımız zaman kendimizi bu mağarada bulduk. O gün, bugün devler kanımıza aş yürüyor. Üçümüzün üç avuç kanını içerlerse ömürleri, günleri artacak, üç bin yıl daha dünyaya meydan okuyacaklarmış. Bundandır, gündüzleri üçümüzün önünde üç gergef, kendi elimizle kendi kefenimizi işliyoruz. Geceleri de üçümüzün önünde üç ecel tası, sabahlara' kadar gözyaşı döküyoruz. Hangi gün, hangi saat ecel tasımız dolarsa, kefen gömleğimiz de o gün, o saat bitecek; yazan kara yazmış, bizim alın yazımız bu... Ya sen yiğit, sen ne arıyorsun, yel mi attı, sel mi att seni buraya?» diye sormuşlar. Mıstık da:
«Ne yel attı beni, ne sel... Kendi alın terimizi kendi kanımızla ödemeye gönderdi ama dev, vadem doimamış, benim yerime emlik kuzu kebap oluyor şimdi...» diye başlamış, başlarına gelenleri bir bir sayıp döktükten sonra:
«Allah, ecelden aman verirse, biz de kurtuluruz devin elinden, siz de... Gecenin bir vaktinde fırsat bulur da el edersem, el ettiğim yere gelin!» diye tembih üstüne tembih geçtikten geri, tandır başına gelmiş ki, emlik kuzu da nar gibi kızarmış, misk gibi tütüyor. Daha durur mu, tepsiyi başının üstüne almasıyla, tarla başını bulması bir olmuş.
Mıstık'ın burnu kanamadan çıkıp geldiğini görünce, devin gözleri faltaşı gibi açılıp:
«Gördün mü şu oğlanın yaptığını! Biz onun başına bir çorap örelim derken, o bizim başımıza ördü. Ben de bunu yanına korsam bana da dev demesinler!» diye ho-murdanıp durmuş ama, kimin umurunda... Emlik kuzuyu cennetlik gövdeye indirmişler.
Akşam olup da, sular kararırken, dev üç kardeşin yüzüne gülerek alıp evine götürmüş ama, Mıstık —emlik kuzudan ağzs yandığı için— bir daha yaş tahtaya basar-mı, kulaklarını onlardan a/ırmamış. Devlerin, iki taş arasında bir vakit bulup da:
«Hele kan uykuda iken bu üçünün kanına girelim b.u gece! Yarına da Allah kerim, kuyusu derin... Ya kızların kanını içeriz, ya da kendi ayağıyla gelecek kurbanlık kuzulardan birinin...» diye kem küm ettiklerini duyunca, uyku gözlerine haram olmuş. Devler kara taş üstünde kara bıçaklarını bilemeye gidince Mıstık:
«Fırsat bu fırsattır!» deyip kardeşlerine kaş-göz etmiş; kızlara da el eylemiş, gel eylemiş. Yayından fırlayan ok misali, fırlamışlar kapıdan.
Bir de devler gelip bakmışlar ki, ne görsünler, üç kardeşin de yerinde yeller esiyor, üç bacının da... Neye uğradıklarını bilemeyip hemen arkalarına düşmüşler ama, ötekiler çoktan sihirli ırmağı geçip yüreklerindeki korkuyu atmışlar.
Kara dev köpürüp küplere binmiş, Mıstık'a başını sallayarak:
«Bre Keloğlan yapılı» demiş; «bir emlik kuzudan ettin beni, yetmedi; şimdi de üç kızdan ettin, bitmedi, be hancı , sen yolcu iken, elbet yolun düşer bir günl» diye homurdanıp durunca, Mıstık ırmağın öbür başından:
«Sen, kuzu niyetine, kanımıza kasdetmqseydin, bir •emlik kuzudan olmazdın; üç nergefin yanına üç de ecel tası koymasaydın, üç kızdan olmazdın; eden bulur dev baba, eden bulur. Sen yollarımızı gözleyeceğine, elindeki bıçağı tutulacağı gibi tut ki, boynuna gelmesin!» deyip yolu tutmuşlar.
Onlar gidedursun, gelin biz haberi öteki yüzünden verelim:
Günün birinde padişah kızlarının ortadan kaybolduğunu duyunca, ne olduğunu bilememiş. Öyle ya, üçü de aydan arı, günden duru; hiçbirinin kalbinde kara yok; bugüne bugün eteklerinin ucunu bile gören olmamış, kimin parmağı olabilir bu işte! İnce eleyip sık dokumuşlar ama, akıl sır erdirememişler buna.
«Ya dağda, belde kalırlarsa, kara toprak gözlerini nasıl kapayacak! Ya kurda, kuşa yem olurlarsa, yeşil yaprak yüzlerini nasıl örtecek!»
Bu korku yüreğine yapışınca, deli, divane olası gelmiş padişahın:
«Kim kızlarımı bulur da getirirse, beğensin beğendiğini; dilesin dilediğini!» diye ferman üstüne ferman yağdırınca, umut dünyası bu, niceleri yollara dökülmüş; yeri, göğü ellek, fellek etmişler ya, yer demir, gök bakır, güvendikleri dağlara kar yağmış. Bu umut çırası da sönünce saray ,büsbütün padişahın başına zindan olmuş.
Ha işte, dağın, taşın böylesine yasa büründüğü günlerden bir gün, padişahın üç kızıyla Nalcı Baba'nın üç oğlu el ele, kol kola çıkıp gelmesinler mi! Padişah gözlerine inanamamış. Sevincinden ne yapacağını bilmeyerek, üç yiğidin üçününde alnından öperek sağ yanına almış, üç kızının üçünün de gözlerinden öperek, sol yanına almış. Onlar da. Viran bağdan, sihirli ırmağa kadar başlarından geçeni firaklı firaklı sayıp dökünce, bu yiğitlere kanı kaynamış, ille küçüklerine, ille küçüklerine, ciğerine sokası gelmiş padişahın:
«Dileyin benden HUediğinizil» demiş ama, üç kar des:
«Bizim ne dilediğimiz olacak padişahım, sağlığına dileriz.» deyip başlarını önlerine eğmişler, velakin padi şah:
«Kızlarım sırra kadem bastığı gün, ahd üstüne ahd etmiştim, kim bulup da getirirse ona vereceğim diye... Demek yazan Allah, size yazmış bunları! Vezir, vüzera-nın süzüne uyar da bu andımdan dönersem, halka karşı yüzüm kara çıkar, halka karşı kara çıkarsa, hakka karşı da çıkar. O zaman hem dünyamı kendi elimle yıkmış olurum, hem de ahretimi... Şimdi, beni baba yerine kor da «he!» derseniz, hem toy düğün edip, baş - göz ederim sizi; bir gün gelir devlet kuşu da birinizden birinizin başına konar inşallah!» deyip, üç gün, üç gece mühlet vermiş, düşünüp taşınsınlar diye...
İnsan bulunca bunar derler, meğer büyük kardeşlerinin gözü küçük kızdaymış; prtancıl kardeşlerinin gözü de ne onda, ne bunda padişahın tacında, tahdındaymış! Bundandır:
«Öyle bir nimete konduk ki, kapaksız kaynadı, buğu-suz pişti; elimiz kolumuz değmeden gelip önümüze düştü. Yine sağolsun küçük kardeşimiz!» deyip de kısmetlerine çıkanı öpüp de başlarına koyacak yerde, tutup da Mıstık'a bir kuyu kazmayı düşünmezler mil
Padişah üç gün sonra büyük kardeşlerini çağırıp da niyetini sorunca:
«Padişahım» demiş, «büyük kızınızın başımın üstünde yeri var ama! Bugüne bugün yeşilim yok, alım yok; ona layık şekerim yok. balım yok... Çam sakızı, ço: ban armağanı kabilinden olsun, bir «yüzgörümlüğü» hediye edemezsem, sonra ne yüzle bakarım yüzüne!» deyince, padişah gülmüş:
«İlâhi yiğit demiş; hele sen şu umursadığın şeye bak; sarayımda altın su gibi akıyor, beğen beğendiğini al nişanlına!»
Bu söz üstüne büyük:
«Padişahım demiş; adın var sanın var. İnsan senin kızına bir hediye verecek olduktan geri, göz görmedik el değmedik bir şey olmalı, devin mağarasındaki incili yorgan gibi. Altın anahtar, saray kapısından gayrı hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın; açsa açsa, mağaranın kapısını bizim Mıstık açar, alsa alsa, devin elinden o alır. Ondaki akıl kimde var. Hemen bir buyruğunuza bakıyor!»
Ne yapsın padişah, Mıstık'ı çağırıp bir nice dil döktükten sonra, incili yorganı istemiş ondan...
Mıstık, rüzgârın nereden estiğini anlamış, anlamış ama, korkuya pabuç bırakmamak için:
«Büyük kardeşim büyük kızınıza hediye edecek olduktan geri, incili yorganın da sözü mü olur!» deyip çıkmış; az gitmiş, uz gitmiş; çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek dere tepe düz gitmiş; derken günlerden bir gün devin mağarasına yetmiş; gayrı neylemiş, netmiş; orası üstümüze lâzım değil, nasıl ettiyse öyle bir ayın oyun etmiş ki, incili yorganı almasıyla, sihirli ırmağı boylaması bir olmuş.
Dev, soluk soluğa ardından koşup gelmiş ki. Mıstık, ırmağın öte gecesinde ettiği işe gülüp duruyor.
«Eeee Keloğlan yapılı seni, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni; üstelik bir de yaş tahtaya bastırıp incili yorgandan ettin, öyle mi! Dilerim Allah'tan bu yorganın altında yatan hiç uyanmasın!» diye, öyle bir beddua etmiş ki, vay geldi büyük kardeşin başına...
Mıstık'ın umurunda mı! «Yolcu yolunda gerek» deyip yürümüş ve bir göz yumup açıncaya dek sarayı bulmuş.
İncili yorganı görenler:
«İlâhi, bunu işleyenin elleri dert görmesin, sır ve sihirle işlenmiş sanki!» deyip, büyük sultanın çeyiz odasına kaldırmışlar. Mıstık'ın dönülmez yollardan döndüğünü duyunca, büyük kardeşinin yüzü, gözü kararmış ama, bu defa da ortancıl kardeş saman altından su yürütmeye başlamış.
Padişah bunu da çağırıp sorunca:
«Padişahım demiş, ortancıl kızınızın yüzüm üzre, gözüm üzre yeri var ama, bugüne bugün yüzüğüm yok, kaşım yok, ona layık elmasım yok, taşım yok, büyük kardeşim misali bir yüzgörümlüğü vermezsem, sultanın önünde yüzüm yer etmez mi!»
Padişah buna da gülmüş:
«İlahi- yiğit demişi Hazinemden türlü cevahir taşıp dökülüyor; beğen beğendiğini ver kızıma...»
«Padişahım demiş; il var, ar var; insan bir hediye verecek olduktan geri, akıl, sır ermedik bir şey olmalı; devin mağarasındaki şimşek taşı gibi... İnci, elmas dediğin, anahtar olsa, vezir, vüzera konağından başka hangi kapıyı açar ki, o kapıyı açsın! Açsa açsa mağaranın kapısını bizim Mıstık açar. Alsa alsa devin elinden o alır. Ondaki şeytanlık kimde var; siz bir ferman buyurun yoksa!»
Bakmış ki olacak gibi değil padişah, Mıstık'ı çağırıp, biraz yüzüne güldükten sonra şimşek taşını istemiş.
Mıstık, baltanın neyi kestiğini anlamış, anlamış ama, korkuyu dalına kondurmamak için:
«Ben ne yüzden düşmesini isterim kardeşimin, ne de yüzünü yer etmesini; hele ortancıl kızınıza hediye edecek olduktan geri, istediği şimşek taşı olsun!» deyip yola düşmüş; az gitmiş, uz gitmiş, dağlar, beller geçerek, soğuk sular içerek altı ayla bir güz gitmiş; derken günün birinde devin mağarasına yetmiş; gayrı, neylemiş, netmiş, nemize gerek, nasıl ettiyse, öyle bir allem, kaf-lem etmiş ki, şimşek taşını almasıyla sihirli ırmağı geçmesi bir olmuş.
Dev, tozu dumana katarak ardından koşup gelmiş ki Mıstık, ırmağın öte yanında, oturup duruyor.
«Eee Keloğlan yapılı, bir emlik kuzudan, üç kızdan ettin beni, yetmedi mi? Bir de incili yorgandan ettin, bitmedi mi? Şimdi de şimşek taşından ediyorsun beni. Dilerim Allah'tan buna göz koyanın gözüne uyku girmesin!» diye öyle bir karış vermiş ki, tutarsa vay geldi ortancıl kardeşin başına.
Mıstık:
«Bre baş belası, iyiliğe kemlik edenlerin başı beladan kurtulmaz; niye bunları böyle ettin diye sorma bana; daha ne edip eyleyeceksin diye sor...» deyip sarayın yolunu tutmuş.
Şimşek taşını görenlerin de gözleri kamaşmış:
«Allah Allah, ne çıra gibi tütüyor, ne mum gibi bitiyor; gece gündüz işim işim ışıldıyor, gökyüzünden düşmüş bir yıldız sanki...» deyip ortancıl kızın çeyiz odasına kaldırmışlar.
Mıstık'ın burnu bile kanamadan, dönüp geldiğini görünce, ortancıl kardeşin de elleri böğründe, muradı koynunda kalmış; gayrı nasıl bir dolap çevirsinler! Onlar kara kara düşünedursunlar, padişah Mıstık'ı da çağırıp niyetini sorunca, ne dese beğenirsiniz:
«Padişahım, sevgi dediğin iki başlıdır. Bir ucu benim gönlümde ise, bir ucu da onun gönlündedir. Ben onun yolunda deli, divane olmuşum ne çıkar, bakalım küçük sultanın gönlü nerelerde havalanıyor?» demiş. Padişah da:
«Yerden göğe kadar hakkın var oğul, her gönülde bir arslan yatar; ben de bunu böyle bildiğim için, önceden önce, küçük kızımın ağzını aradım, gördüm ki, kalbinde sen yatıyorsun; senin üstünde dönüp dolanıyor gönül kuşu; gayrı bir diyeceğin kaldı mı?»
Bu söz üzerine Mıstık:
«Öyleyse, başımın üstünde yen var, var ama! Benim ne büyük kardeşim gibi incili yorganım, ne de ortancıl kardeşim gibi şimşek taşım var! Böyle elim boş, yüzüm kara gerdeğe girersem, küçük sultanın başına kakınç olmaz mı? İyisi mi, ya devlet başa, ya kuzgun leşe... Şu mağarayı bir de kendi gözümle dönüp dolaşayım. Belki çam sakızı, çoban armağanı bir şey bulup gelirim...» deyip yollara düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek bir arpa boyu yol gitmiş, derken devlerin mağarasına yetmiş.
Dev, Mıstık'ı görünce dişlerini bilemeye başlamış:
«Bir sıçrarsın çekirge, iki sıçrarsın çekirge, üçüncüde avucumun içine düşersin çekirge; gayrı lamı, cimi yok, avuç avuç kanını içeceğim senin!» demiş.
Mıstık da boynunu bükmüş:
«Haklısın dev baba, haklısın; bugüne dek kırdığım ceviz kırkı geçti ama ister inan ister inanma, o gün bugün yüreğime bir korku yapıştı: Bir gün gelecek, dev baba beni yiyecek... Bir gün gelecek dev baba beni yiyecek, diye uykuyu durağı yitirdim! Şamdandaki mum gibi, ırmaktaki kum gibi eriyip aktım. Böyle her gün ölüp dirilmekten-se dedim, kurbanlık koyun gibi kendi ayağımla geldim! Yiyeceksen, ye benil İlle şunu da bir kenara ya? ki, bu edip eylediklerimi kendi aklımla etmedim ben. Bunları bir ettiren var bana! Bu ne padişah baba, ne de iki kardeşimden birisi; daha ilerisi, gerisi yok, başım boş değil benim, başım! içinde cinler mi cirit oynuyor, periler mi top oynuyor, bilmiyorum ki. Daha demin, yolda biri oğlak olup önüme düştü, sinek olup omuzuma uçtu; derken gözden kayboldu ya, belki canıma kanıma karışmıştır. Aman deyim dev baba; sen, sen ol da, beni yerken boğazında kalmasın ha!» deyince, devin gözleri dönmüş:
«Deme bre Keloğlan yapılı, demiş; tevekkeli değil, yüzünden, gözünden şeytanlık akıyor senin; Allah onların şerrine uğratmasın. Sana olmuş olanlar, bari bize olmasın; yedi adım ötede dur da tek ne istersen iste bizden!»
Büyük mağaranın kapısını ardına kadar açmışlar ama, üstündeki başındaki cinler bizi de çarpmasın diye yanına, yöresine yaklaşmamışlar. Mıstık da, bıyık altında gülerek göz göz bütün mağarayı gezmiş, nerde ne olduğunu sezmiş ama, ne dev aynasına elini sürmüş, ne de bir iğnesine, hiçbiri gönlünü sarmamış. Derken, yeşil bir kafes içinde, yeşil bir kuş görmüş, tüyleri pırıl pırıl, gözleri yumul yumul bir kuş.
«A kuşum, a cennet kuşum; nasıl olmuş da seni unutmuşum!» deyip almış onu oradan... Gider ayak, devlere de bir «Allahaısmarladık» diyecek olmuş ama, koydunsa bul onları yerinde!
«Kim bilir korkudan başlarını alıp ne yana gittiler; gayrı cehenneme kadar yolları var. Şu garip kuşu da ellerinden kurtardım yal» deyip sihirli ırmağı geçmiş, sarayın yolunu tutmuş.
Gel gelelim, bu cennet kuşu, ne şimşek taşı gibi sarayın gözünü kamaştırmış; ne de incili yorgan gibi parmaklarını ağzında bırakmış; görenler şöyle bir dudak büküp geçmişler. Hele kardeşleri, hele kardeşleri:
«Adımızı bir paralık ettin, bir kuşun diyeti ne ki, ne hediye olsun. Yükte hafif pahada ağır, daha başka şey yok muydu sanki!» diye yeniden onu ölüme sürecek olmuşlar ya, Mıstık, bu sözleri kulağının arkasına atıp:
«Adam sen de, kimsenin gözüne girmeye niyetim yok, beğenmeyen kızını vermesin; ben bir can daha kurtardım ya!» deyip başını öte tarafa çevirmiş.
Ne ise, ister istemez, yeşil kuşu da küçük sultanın odasına kaldırmışlar. Böylece hediye tamamına varınca davullar vurulup, meydanlar kurulmuş. Padişah tamam kırk gün, kırk gece toy düğün edip ahdini yerine getirmiş.
O sabah, Mıstık'la küçük sultan yeşil kuşun sesiyle uyanmışlar. Giyinip düzendikten sonra, gidip padişahın elini, eteğini öpmüşler Padişah da kızını görmüş, gö-nenmiş! güveysini görmüş; güvenmiş; öyle hediye vermemiş ama:
«Evlatlarım; bu dünya, dört kulplu bir teknedir: ikisinden kadın tutar, ikisinden erkek... Bir gün gelir, bu teknenin başına geçerseniz, şu bir çift sözüm kulağınıza küpe olsun! Hele o güne dek, yeşil kafesli odanızda, yeşil kuşu dinleyerek gününüzü gün etmeye bakın» diye dünyalar değer bir baba öğüdü vermiş.
Öteki kızlarıyla, öteki güveylerini de el öpmeye beklemiş ama, o gün ne incili yorgan odasının kapısı açılmış, ne de şimşek taşı odasının! Padişahın yüreğine bir Korku düşüp:
«Acep, gözü götürmeyenlerden biri, yastık çerezlerine bir şeyler katıp katıştırıp da zehirlemiş olrnasm bunları!» diye kara kara düşünmeye başlamış. Vezir vüzera ise:
«Padişahım, böyle korkuyu dalınıza kondurmayın, düğün deyip de geçivermeyin! O kadar konuğu indirip bindirmek dile kolay; kırk gün kırk gece insan öyle bir yorulur ki, doğulmuş ete döner; de yiğitse, gerdek gecesi sabahı başını kaldırabilsin. Alimallah yatak, çektikçe çeker adamı...» diye atıp eğirmişler ama, ertesi sabah gene onlardan bir ses, soluk çıkmayınca, «bunun altında bir çapanoğlu var ama, bunu da bilse bilse kardeşlerinin huyunu, suyunu bilen Mıstık bilir» deyip onu çağırmışlar; o da:
«Vallahi padişahım; demeye ağzım varmıyor ama, gayrı saklayacak yeri kalmadı; Allah bilir ya, kardeşlerimi devlerin bedduası tutmuş olacak. Eğer böyleyse vay başlarına! Ne incili yorgan altındakiler uyanabilir, ne şimşek taşı odasındakiler uyuyabilir. Doğrusu ettikleri şurama çıktı. Böyle bir karış da ben verecektim ya, ne de olsa kardeştir, dilim dolandı yoksa. Zira ben onların yoluna başımı koydukça, onlar benim yoluma kuyu koymadı kazdı, bir kuru taht için...» deyip de, büyük taş altında kalasıca büyük kardeşlerinin kendisine oyn-sdıkları oyunu bir bir sayıp dökünce, padişah sakalını karıştırmaya başlamış:
«Ya, demek bunların gözü ne incili yorganda, ne şimşek taşında, benim tacımda, tahdımda ha! ilâhi, böy-leîerinin gözünü toprak doyursun. Onlar ettiklerini çekiyor ama, ne olduysa, kızlarıma oldu. Kendi elimle başlarını nâra yaktım. Biri incili yorgan altında çürüyüp gidecek; biri de şimşekle çarpılmışa dönecek; ne yapmalı bilmem k"...» deyip vezir vüzeranın yüzüne bakmış ama, onlar bu derde merhem olamayınca Mıstık'a dönüp:
«Hey oğul, üzüm üzüme baka baka kararır derler ama, sen onlara ne gözle bakılacaksa o gözle bakmış olmalısın ki, tek bir damarın bile kardeşlerininkine çekmemiş. Huyun, suyun ak pınardan daha ak, içine bîr saman çöpü bile karışmamış. Üstelik vereceği kadar akıl fikir de vermiş Allah. Devlet kuşu senin gibilerin basına konmayacak da, kimin başına konacak, küçük kızımın talihi varmış doğrusu. Şimdi, bir yolunu yordamını bulur da sarayımın üstüne çöken şu musibete bir çare bulursan, söz bir Allah bir, tacımı, tahtımı sana bağışlarım!» deyince. Mıstık ne desin, göze girmek isteyenler gibi eğirip bükecek değil ya.
«Padişahım, demiş; her sözün benim için bir ferman ama, öyle her aklıma eseni yaparsam, ye emekler yele gider; ya dilekler sele gider. İyisi mi, iki saat olsun, mühlet verin de eni konu düşüneyim bir. Eme yarar bir çare bulabilirsem, gelir önüne dökerim. Vezir, vüzeranız da tartıp teraziler bunları, ondan sonra, Bismillah deyip baslarız ise!»
Doğru söze ne denir. Mıstık, düşünmüş taşınmış; danışacaklara da danışmış ve gidip padişahın önünde el-pençe divan durarak:
«Padişahım; devler de Allah'ın kulu; tutmasına onların da bedduası tutar ama, yetim ahi değil ki bu, yedi kat mermeri delip de geçsin. Bana öyle geliyor ki, şu incili yorganla şimşek taşı alınır da, bunların ah ü zarında olanlara verilirse, uyuyanlar uyanır, ama, uyanık olanları uyutmak zor gib geliyor biraz. Ne ise, hele siz şu dediklerimi yapın, yakıştırın, ötesini bana bırakın, elbet bir maval okur, onları da uyuturuz!» demiş; vezir vüzera da söylediklerini tartıp terazilemiş. Dediği gibi incili yorganı kapı ardında kısmetini bekleyen yetimin yetimi bir kıza vermişler, şimşek taşını da, başını kara kaplı kitaptan kaldırmayan derya gibi birine... Üstelik, Mıstık da okuyacağı mavalı okuyunca uyanamayanlar uyanmış, uyuya-mayanlar da uyumuş. Gayrı günlerini gün, gecelerini gece etmeye başlamışlar ama. büyük kardeşleri olsun ortancaları olsun, edip eylediklerinden öyle bir utanmışlar, öyle bir utanmışlar ki, hani yer yarılsa yere girecekler-miş. Ama padişah yine de ele güne karşı:
«Tek param pul olsun da, kızlarım dul olmasın!» diye, ikisine bir çift laf ederek:
«Be Allah'ın gafilleri, hiç mi feleğin aynasına bakmadınız? Sizde padişah olacak yüz, vebal taşıyacak omuz var mı ki, yağmur yağmadan sele gidiyorsunuz. Is-lâmın şartı beş; altıncısı da haddini bilmek! Baıi şu ettiğiniz, ayağınıza dolaştıktan sonra olsun, haddinizi, hududunuzu bilin de, bir daha çizgiden dışarı çıkmayın, yoksa karışmam, küçük kardeşinizin kılıcı başınızın üstünde!» deyip, gönlünden kopsa da, kopmasa da birer beylik vermiş bunlara; Mıstık'ı da başlarına padişah yapıp köşesine çekilmiş. Cümle âlem ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. Gökten üç elma daha düştü. Hakkından fazla hak istemeyenlerin başına...
Devamını Oku

sırmalı pabuç


Bir gün başımdan kavak yelleri esti... Nasip, kısmet deyip düştüm yola. Az gittim, uz gittim; inişlerde ter dökerek, yokuşlarda tırnak sökerek dere, tepe düz gittim, üç köy çıktı uğruma. İkisi viran, meran; birinin de aslı var, astarı yok... Aslı astarı yok köyde üç kuyu kazdım, üç kuruş kazandım. İkisi silik milik, birinin de yazısı var, turası yok.., Turasızı aldım, çarşıya daldım. Bir de baktım, tüfekçinin birinde üç tüfek. İkisi kırık mırık, birinin de kundağı var, çakmağı yok... Ne ona baktım, ne buna baktım, çakmaksızı dala taktım. Yürüdüm babam yürüdüm; gölgemi peşimde sürüdüm. Bir de baktım, bitmemiş bir ağacın dibinde üç tavşan. İkisi daha doğmamış, birinin de adı var sanı yok... Adı var sanı yok tavşanı avladım tüfeğimi pekmezinen yağladım, yeniden düştüm yola, haydi avcılar başı uğurlar ola... Az gittim, uz gittim, çayır çimen geçerek, lâle sümbül biçerek altı ayla bir güz gittim. Bir de baktım üç ev. İkisi yıkık mıkık, birinin de üstü açık, dört duvarı yok... Üstü açık evden üç hatun çıktı; ikisi yalan dolan, biri de Kaf Dağında doğan. Kaf Dağında doğandan bir kazan istedim, üç kazan verdi cebinden; ya Hint'ten gelmiş yahut da Çin'den. İkisi yamuk yumuk, birinin de kenarı var dibi yok... Dipsiz kazanı vurdum ocağa, ne baltaya baktım ne bıçağa; yok oğlu yok tavşanı doğradım kazana; göz değmesin, şu mavalı dizip, bozana ... Bir varmış, bir yokmuş, Allah'ın kulu çokmuş; bir memleketin birinde de bir öksüz kız varmış. Anacığının toprağa düştüğü gün, onun da bağrına bir ateş düşmüş, benzine kül elenmiş; gayrı yüzü güler mi yetimin! Bari babası, baba olup da üstüne kol kanat gerse... Daha karısının toprağı kurumadan bir üvey ananın eline bırakmış onu... Üvey ana dersen, taş yüreklinin biri imiş. Kendi kızının elini sıcaktan soğuğa vurdurmazmış ama, bu kara yazılıya aman, zaman vermez, her yüke onu koşar, her yokuşa onu yorarmış, daha olmazsa, elekle su taşıtırmış çeşmeden. Öyle iken her yaptığı diken olur, gözlerine batarmış. Çekilir kahır değil doğrusu, dağ olsa dayanmaz buna, başını alıp gidecekmiş, ya, şu sarı inekle küpeli horoz boynunu büküyormuş yoksa.

Ahırın üstündeki kerevette yattığı için bunlarla öyle bir can, ciğer olmuş ki, âdeta, birbirlerinin halinden, dilinden anlamaya başlamışlar.

Küpelisi sabah sabah baş ucunda öter: «Uyan öksüzüm uyan, dünyanın gamı da çok, demi de çok, kara gün kıyamete kadar sürmez. Senin başında öyle hayırlı sabahlar açılacak ki, bugün mü desem, yarın mı desem! Sen yüreğini temiz tut!» dermiş. İşte o zaman bu öksüzün yüreğinde bir ümit çırası yanar, öyle bir olurmuş, öyle bir oîurmuş ki, tutup küpeliyi ciğerine sokası gelirmiş.

«Sırmalım!» dediği sarı inek de bu anadan gülmedik yetime ana olur; bir memesinden bal, bir memesinden kaymak verirmiş. O da, kızı gibi gider, boynuna saçılır ve anasına söyler gibi söylermiş her derdini.

Bundandır, başlarından savmak için, sarı ineği önüne katar da yaymaya gönderirlerse yok mu, bütün dünyalar onun olurmuş.

Günlerden bir gün, yine sarı ineği önüne katıp nerde yemlik, yeşillik bir yer varsa oraya götürmüş. O yayım yayım yayılırken, kendi de bir ağacın altında serilip yumak yumak yün eğirmeye başlamış. Bir de nerde var nerde yok, bir rüzgâr, dağdan dağa esip gelmiş; yününü yumağını alıp gitmiş...

Öksüz kız neye uğradığını bilmemiş! Öyle ya analığı ne yel tanır, ne sel tanır; alimallah bir süyümüne kurban eder onu, ya böyle bir yumak olursa, ne kıyametler koparır, var kıyas et gayrı!

Bu korkuyla, vurulmuş gibi, yerinden fırlayıp yumağın peşine düşmüş. Yumak gitmiş o gitmiş, yumak gitmiş o gitmiş, ille velakin, ne bir çalıya dolanıp kalmış yumak, ne de bir ağaç dalı çekip almış onu, rüzgârın elinden... Yuvarlana yuvarlana varıp bir kulübeye düşmüş, öksüz kız da ardından... Bir de bakmış ki, ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna, hemen eğilip eline varmış. Meğer o ayna devran aynası imiş; neler geldi neler geçti felekten, hep ayan beyan görünürmüş ya, insan bu hatun kişi gibi erişmiş olursa... Bundandır, öksüz kız nasıl olup da gelip kapısına düştüğünü anlatmaya niyetlenirken. Akça Nine:

«Yorulma kızım, demiş; ben neler neler gördüm; anasını kaybetmiş, kuzusunu meler gördüm. Hey ana kuzusu! Senin başından da geçenleri biliyorum, kalbinden geçenleri de... Rüzgâr, yumağını elinden alıp kaçırdı değil mi? İyi saatte olsunlar, onunla bir kör şeytanın elini; dilini bağlayacaklar. Üvey anandan korkuyorsan, başımdaki yünden, yapağıdan al, alacağın kadar, yine eğirir, büker, yumak yapıp dökersin önüne!»

Öksüz kız kulaklarına inanamamış :

«Aman nine, o nasıl söz! Ben kendi başımı kayırır da, tutar sizin başınızdan bir tel koparırsam, Allah ne der; iki elim yanıma düşmez mi? Zaten ne yapsam üvey anamın gözüne batıyor. Destiyi kırsam da bir, suyu doldursam da, bahane mi yok onun için. Varsın, yumağı yele verdimse o da beni sele versin, ne çıkar, bir güne bir gün gülmedikten geri...» deyip de, ah ü zara başlayınca, Akça Nine:

«Ağlama kızım ağlama; sende bu cevher, bu yürek olduktan sonra, o güldürmezse Allah güldürür bir gün, hele sen şu yüzünü, gözünü bir yıka» deyip de ellerini ona doğru uzatmaz mı! Sihir mi desem, keramet mi desem, ne desem, on parmağından damla damla nur damlamaya başlamış. Öksüz kız da, ne olduğunu bildiği yok ya, şifa niyetine deyip yüzüne gözüne sürmüş, sonra da Akça Ninenin duasını alarak sarı ineğin yanını bulmuş ve lakin eve dönünce bir kızılca kıyamet kopmuş!

Üvey anası, tepeden tırnağa şöyle bir süzdükten geri:

Bir de bakmış ki ne görsün, bir akça nine! Altında bir hasır, karşısında bir ayna...

«Amanın ne günlere kaldık, iyi ki üstümüze taş yağmıyor. Huuu, efendi; gel de kızının marifetini gör. Gayrı ben onu bu kapıya bastırmam. Üzüm üzüme baka baka kararır. Benim ev'de gül gibi kızım var!» yaygarayı basınca, yer yerinden oynamış. Bir de babası gelip görmüş ki, ne görsün; kızının şekli şemaili değişmiş: kaşları kalem olmuş çekilmiş, kirpikleri top top olmuş sürmeden, dudakları kan kırmızı, yanakları püskürme ben!

Adamın aklı fikri durmuş:

«Kız, tuz - ekmek haini, demiş; kızım demeye dilim varmıyor sana, bu ne, bu yüzündeki allık, bu ne gözündeki sürme? Kapımıza kara sürüp de adımızı on paralık mı edeceksin. Şimdiden geri bu evde yerin yok. Hangi yolsuz yoldan çıkardıysa seni, git onun eşiğine yüzünü sür!»

Kızcağız böyle iki taraflı bir yaylım ateşine tutulunca, neye uğradığını bilememiş; kanı, iliği kuruyup, olduğu yerde donup kalmış. Nerdeyse gözleri kararıp düşecekmiş ya, bacılığı olacak başına bir yumruk indirip de, aynayı eline verince ayılmış; hele bir aynaya bakıp da yüzünden, gözünden nur aktığını görünce, bunu Akça Ninenin kerametine verip:

«Demek bühtan üstüne bühtan ettiklerinin sebebi bu ha! Ben de yüzümde bir yüz karası var sandım...» diye; melûl mahzun ağlamaya başlamış. Ağladıkça güzelleşmiş, güzelleştikçe güzelleşmiş, huri iken melek olmuş. İşte o zaman hikmeti hüda sarı inek dile gelip:

«Hey Allah'ın zalimleri; ağzınız nasılvarıyor da şu öksüze dil uzatıyorsunuz. Doğan ayda, batan gün de kara var onda yok. Ben de şahidim, yer gök de şahit buna!» deyince ötekiler neye uğradıklarını bilememişler; babası olacak bir dönüp ineğin gözüne bakmış, bir dönüp kızının yüzüne bakmış, sonra karısına:

«Öyle ya, akıl var, yakın var, bu kızın yüzündeki allık pulluk olsaydı bu gözyaşı seline dayanır mıydı?» diye, ömründe bir defa doğru söyleyecek olmuş ya, üvey ana inanır mı, inanmamış; alıp götürmüş kızı başından kırk kazan su dökmüş, velakin ne kaşlarından bir elif silinmiş, ne de benlerinden bir nokta...

O zaman o da dilini ısırmış:

«Acep dağda belde bir uğrağa mı uğradı, git gide güzelliği kan ediyor bu kızın; nasıl etsek de ağzından alsak bunu!» diye söylenmiş kendi kendine...

O günden beri öksüz kızın sağına geçmişler, soluna geçmişler, estek edip köstek etmişler; kulübenin de kulübedekinin de karametini öğrenmişler, gayrı durur mu! Daha gün doğmadan sarı ineği kendi kızının önüne katmış...

Allah insanın kavline göre vermez, kalbine göre verir! Neyse, inek gitmiş, kız gitmiş, duman gitmiş, toz gitmiş, derken o yemlik yeşillik yere yetmiş. Sözde b' da, yün eğirip yumak yapacak olmuş ya, ömründe eline aldığı şey mi; yüzüne gözüne bulaştırmış; yel neylesin onu, sel neylesin onu! Bakmış ki olacak gibi değil, kendi ayağıyla götürmeye kalkmış, kalkmış ama, bu güne dek ne yaşa basmış, ne taşa, inişe yokuşa dayanır mı? Bayır aşağı, yumak misali yuvarlana yuvarlana kan revan içinde kalmış. Güç bela kendini kulübeye atmış ama. Akça Nineyi görünce, gözlerine inanamamış:

«Vay, nur yüzlü dedikleri de, bu paslı, pasaklı kan mı? Saçı başı örümcek ağı gibi, yüzünden de melanet akıyor, cadının biri!»

Deyip ne eline varmış, ne eteğine; başlamış kem Küm etmeye:

— Cadı karı, ne eğirip dokuyorsun burada?

— Kimin ne olduğunu bir Allah bilir kızım, kim bana ne gözle bakarsa, ben de ona o gözle görünürüm. Eğirip dokuduğuma gelince, bu herkesin kalbine, niyetine bağlı; kim ne eğirirse onu dokurum! Hani dilim varmıyor ama, baban hayrına şu saçıma başıma bakar mısın kızım?

— Saçın başın bakılacak gibi değil, cadı karı!

— Şu yüzümü, gözümü olsun bir siler misin kızım?

— Yüzün gözünde silinecek gibi değil, cadı karı!

— Ya, öyle mi kızım, belki bir yerine bulaşmıştır, gel şu elini yüzünü bir yıka! deyip de, on parmağını uzatınca

—körün istediği de iki göz değil mi? hemen elini, yüzünü yıkamış ve sarı ineği önüne katıp evine dönmüş dönmüş ya, anası onu öyle görünce, kanı, iliği kuruyup, yetmiş iki bin damarı birden çekilmiş:

Bu hal karşısında kızı bir tuhaf olup:

«Bre ana, ne oldu böyle sana; dilin dişin mi kilitlendi, ağzını açıp da bir harf etmiyorsun?» diye sorunca anası ne «he!» diyebilmiş, ne «yok!» diyebilmiş, aynayı yüzüne tutmuş. Bir de bakmış ki ne görsün! Ne kaşiarında kaş kalmış, ne gözlerinde kirpik, felek tırnak çalmış gibi, yolum yolum yolunmuş yüzleri, Dimyat'a pirince giderken, evdeki bulgurdan olan kız, yedi yerinden kurşunla vurulmuşa dönüp elindeki aynayı taşa çalmış:

«Gördün mü başıma gelenleri! Gayrı, kim başını kaldırır da yüzüme bakar!» diye ah ü zara başlamış. Bunun üstüne evin içinde bir fırtına kopmuş. «Senin yüzünden oldu!» yine o anadan gülmedik öksüze yapmadıkları kalmamış. Nerdeyse, derisini bile yüzeceklermiş ya, yine sarı inek dile gelip de:

«Hey Allah'ın insafsız kulları; suç, günah onda değil ağzından çıkanı kulağı duymayan kızınızda. O ermiş erişmiş hatuncuğa karşı öyle ipe sapa gelmez laflar atıp eğirdi ki, dağın taşın bile yüreği parçalandı; ettiği eylediği yanına kalır mı; maymuna, şebeğe döndü işte... Gayrı ister öğünün, ister taşlar alıp döğününl» demez mi! Üvey ana büsbütün köpürüp küplere binerek sarı ineğin üstüne yürümüş:

«Sus, adamdan azma, sen de mi söz sahibi oldun, sebebin asıl büyüğü sensin, sen! Seni tutup da yaymaya götürmeselerdi ne şu, yüzüne bakanın kırk yıl kısmeti kesilen kızın ekmeğine yağ sürülürdü, ne de benim has kızım, elmas kızım, böyle yolunmuş çil tavuğa dönerdi; senin de sütün başını yesin; onun da güzelliği soyha kalsın üstünden!» deyip de Hacı kasabın yolunu tutunca, öksüz kız eline, eteğine sarılarak:

«Kıyacaksan bana kıy, bu ağızsız, dilsize kıyma; hangi inek dile gelir de konuşur; demek onu bir söyleten var; bir tüyüne dokunursan, Allah'ın huzuruna ne yüzle çıkarsın sonra!» diye yalvarıp, yakarmış ama, üvey ananın gözlerini kan bürümüş bir kere... Büsbütün öfkelenerek:

«Be öksüz dana demiş; bana akıl verecek bir sen mi kaldın, sen kendi başını kayır; hele onun üç avuç kanını içeyim bir, senin de anandan emdiğini burnundan getireceğim!» deyip de gidince, kız, sırmalısının boynuna sarılarak, süyüm süyüm ağlamaya başlamış:

Çok sürmemiş. Hacı kasap da kanlı bıçaklarıyla kapıdan girmiş! Velakin sırmalı, ne «maa!» demiş; ne «moo!» demiş; götürüp başını kasaba teslim etmiş. Adam üvey anaya dönerek:

«Ne malûm olmaz ki bu mahlûkalara, ölecekleri malûm olmasın; sarı sinek gözlerine göründü mü, kendi ayaklarıyla gelip başlarını verirler böyle!» deyip bıçağı sürmüş ama, bıçak kesmemiş. «Bismillah» deyip bir daha sürmüş, yine kesmemiş; bir daha sürmüş, yine kesmemiş! işte o zaman Hacı kasap, sakalını avcuna alarak:

«Allah Allah; benim bıçağım taş olsa taşı keser; bunda bir hikmet var. Doğrusu ben bu mübareğin kılına dokunamam gayrı!» deyip bıçağını atmış ama, üvey ananın ağzını bıçak açmamış! Velakin, o günden beri ne kır ne bayır; ne ot, ne çayır; birine bir avuç saman, birine bir dilim ekmek; böylece ikisinin iflahını kesmeye kasdetmiş, kasdetmiş ya öksüz kız ekmeğini yemez, gözyaşıyla ıslatıp sırmalısına verirmiş; o da ak sütüne bal kaymak katıp öksüzüne içirirmiş. Aradan aylar yıllar geçmiş; öfkeler, kinler geçmemiş! Gayrı biz ne diyelim, Allah vursun mizanına!

O günlerde konaklardan birinde bir düğün varmış. Herkes mühür mumuyla çağrılacak değil ya, konak bu... Açık kapı çok, girme diyen yok! Gününü gün etmek isteyenler dolup dolup boşalıyormuş. Kambersiz düğün olur mul Üvey ana da «has kızım, elmas kızım!» dediği maymun suratlı kızını giydirip kuşatmış; kaşlarına kalem, gözlerine sürme çekip «ver elini düğün evi!» demiş, demiş ama, kapıdan çıkarken başını ahıra uzatıp:

«Kız, öksüz dana; ben kendi ciğerparemi düğüne götürüyorum. Bu günlük seni ahırdan çıkarayım da kapıya bacaya göz kulak ol; bir iğneme ziyan olursa iğneli yayıkta bil kendini!» diye üvey krzına bir göz dağı vermeyi de unutmamış. Yetimin bağrı yufka olur. O acı soğan sözlü karının söyledikleri kurşun gibi işlemiş yüreğine... Kendini tutamazsa ne yapsın! Sırmalının boynuna sarılarak, bir söyleyip iki dökmeye başlamış:

«Ah sarım, sırmalım; sen bu insanları bilmezsin! Çoğu babalar baca tütünü; ana güder kuzuyu; Allah benimkini aldı, başkalarınınkini almasın; anasız kuzuyu kim yedor, kim güder; kim alır da düğüne gider; hele bir de bir üvey ana eline düştü mü, vay geldi başına! Daha olmazsa öyle iğneli laflar eder ki, iğneli yayığı mumla aratır. İnsan güzel olmuş ne çıkar... Felekte bir gün görmedikten geri... Vay ne olur, ne olurdu; o Akça Nine bana verdiğini üvey bacıma verseydi de, kıskançlık dişleri olsun etime işlemeseydi!»

O, böyle ah ü vah ederken sarı inek dile gelmiş: «Ağlama öksüzüm ağlama» demiş; «bir gün bir ağaç perisinin eli değmişti alnıma... Değdiği yerde üç kıl seğiriyor şimdi. Bu, ya o periden bir işaret, ya da o nur yüzlü karıdan müjde, bir beşaret: Sen hele şu kıllardan birini kopar da yak bakalım, Allah ne gösterecek!..»

Öksüz kızın gözlerinde bir ümit çırası yanmış; bu çıra ile kıllardan birini yakmış; bir de bakmış ki, ne görsün kapının önünde bir araba, arabanın içinde dürülü bir bohça, bohçanın arasında da, tellisinden pullusuna, allısından bindallısına kadar düğunlük diye ne ararsan var. Kızcağız baktıkça bakmış, kuruyup kalmış buna!

Bunun üstüne sırmalı:

«Haydi benim öksüzüm; kuruyup kalma, yetim kuşun yuvasını Allah yapar; giyin,.kuşan da git gayrı: düğün evinin gözü de bir güzel görsün, senin de gözün gönlün açılsın biraz!» Kızcağız da özenmiş, bezenmiş; giyinip düzenmiş, olmuş sana bir bal paluzesi! Rengini gülden almış, kokusunu menekşeden... Hele o saçlar, sümbül sümbül, topuklarını dövüyor, gözleri dersen, humar humar, kan üstüne kan ediyormuş.

O böyle teliyle, puluyla; yeşiliyle, alıyla kapıdan girmez mi, kol bastıya uğramış gibi düğün evinin ağzı dili tutulmuş; «acep hangi bağın gülü hangi bahçenin sümbülü?» der gibi, birbirlerinin yüzüne bakmışlar ama, yer yüzünde görülmüş mü böylesi? Tabiî tanıyjp eden olmamış. Düğün başı bile «sakın saraylı olmasın bu!» deyip vezir, vüzeranınkileri bırakmış; onun etrafında pervane olmaya başlamış. Gayrı çalmış sazlar coşkun coşkun, söylemiş kızlar nazlı nazlı... Düğün evi düğün etmiş, öksüz kız da gününü gün etmiş.

Bir köşede büzüm büzüm büzülmüş üvey anasıyla, tuba kazı gibi süzüm süzüm süzülen üvey bacısının yan yan kapıya baktıklarını görünce, «vakit, saattir!» deyip, kalkmış; tıpkı gelirken karşılandığı gibi, giderken de yedi yerden eteklenerek uğurlanmış ama, «Havuzlu meydan» dedikleri meydandan geçerken, nasıl olmuşsa, pabucunun teki havuza düşmesin mi! Girilmez ki girsin, alınmaz ki alsın...

Üzülmesine üzülmüş ama, «elbet bunda da bir hayır vardır!» diye hayra yorumlayınca, yüreğine bir su serpilmiş; daha durur mu ya, ele güne görünmeden başka bir çalıya takılıp, karaya sürünmeden eve dönmüş, üstünü başını değiştirip, yine o kırk yerinden kırk yamalığı dökülen çulun, çuvalın içine girmiş; derken ötekiler de kel fatma gibi kabara kabara çıkıp gelmişler:

— Kız, kapı mandalı, kapıyı, bacayı tim, bekledin mi? bekle demiş

— Bekledim ana, bekledim ama, bir Allah'ın kulu gelip de kapımızı çalmadı!..

— Bre öksüz dana; dağda, bayırda kim kaldı ki, gelip de kapımızı çalsın; kim var, kim yok, arı kovanı gibi düğün evine dolup boşaldı. Hani kızcağızı adam yerine koyduğundan değil ya, hasedinden çatlasın diye, düğün evini anlatmaya başlamış:

«Hepsi ne ise, ne ya, hele öyle bir güzel geldi, öyle bir güzel geldi ki düğüne, doğrusu analar doğurmaz onun gibisini! Kim bilir hangi peri padişahının kızıydı; görenlerin ömrü, günü arttı ya, ille benim yüreğim bir kat daha yağ bağladı! Neye mi dedin öksüz dana bu misli menendi görülmedik güzel bunca kökzadeleri, otzadeleri bıraktı da, gele gele gelip benim yanıma oturdu; has kızımı, elmas kızımı da öyle sevip okşadı, öyle bir sevip okşadı ki» diye birin yanına bin katarak atıp eğirdikçe, öksüz kız da gülmemek için dilini dudağını ısırıp duruyormuş.

Neyse, varsın o yalan üstüne yalan dizip koşadursun, gelin biz haberi öteki yüzden verelim:

Bir gün, bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş, velakin, bu başı yatık hayvanın başını suya eğmesiyle çekmer-i ve kalem kulaklarını dikip geri geri çekilmesi bir olmuş. Bu ürkekliğe bir mana veremeyen şahzade eğilip bakmış ki havuzun dibinde pırıl pırıl bir şey... Bir de çekip çıkarmış ki, telli pullu bir pabuç ama, görülmüş gibi, görülecek gibi değil; makas kesmemiş, iğne batmamış...

Padişahın oğlunun ağzı bir karış açık kalmış:

«Allah Allah demiş; bu, bu kadar güzel olduktan geri. ya bunu giyen güzel, ne güzeldir kim bilir!»

O sırada iki büklüm bir kocakarı da yerleri yalaya yalaya geliyormuş. Şahzadenin ah ü vahi kulağına gelince, yarı belini doğrultarak söyle bir göz ucuyla bakmış:

«Ey oğul, demiş; ben bu pabucu birinin ayağında görmüştüm düğünde, havuzun içinde ne geziyor bu!

Bir gün bir padişahın oğlu atını sulayacak olmuş... At ürkmüş... Havuzun dibinde bir pabuç!...

Sakın haramiler yolunu kesip de dağa kaldırmasınlar? Eğer öyle ise, yanarım doğrusu... Kurda kuşa yem olacaklardan değildi. Bütün düğün halkının gözü üstünde kalmıştı, huri mi desem, peri mi desem, ne desem; tâ öylesine bir güzeldi!» deyip de yürüyüp gidince, şehzadenin yüreğine bir ateştir düşmüş' Gayrı iki bir der mi! Hemen atlılar kaldırıp dağı taşı taratmış, her yeri adım adım aratmış ya, gidenler başları yerde dönüp gelince, ateş bacayı sarmış, kıvılcımları sarayın üstüne yağmamış olur mu? Anası, babası bir yandan vezir, vüzera öte yandan yanıp yakılmaya başlamışlar. Böylece sırmalı pabuç havuz başından arz odasına, arz odasından da kubbe altına düşüp bir çene yarışıdır başlamış. Üç gün üç gece kılı kırk yarmış, ince eğirip sık dokumuşlar ama dipsiz ambar, boş kiler., söylenenler ceviz kabuğunu doldurmamış. Derken, gün görmüş, umur görmüş bir vezir:

Bre akça kocalar, demiş; bizim dağlardan kuş uçmaz, kervan geçmez, kırk haramilerin adı mı olur, ne diye oraları elek felek ediyorsunuz? Bu kız bir peri kızı değil de, bir ana baba kuzusu ise, yer yarılıp yere girmedi ya, îlbette kendi işinde, kendi aşında, kendi ocağının başındadır. Şimdi ak ağalar kapısından iki ağa çağırıp kapı kapı dolaştıralım, kimin ayağına olursa pabuç onun demektir. Allah yazdıysa, toy düğün edip alırız, olur biter; gayrı ferman padişahımızındır!»

Meğer padişah da kafes ardından bunları dinliyormuş, bu sözlere aklı fikri yatmış.

O günden beri ak ağalar sırmalı pabuç ellerinde, padişahın fermanı dillerinde, yetmiş iki mahalleyi dolaşıp, dk kapı, kara kapı derken, kara yürekli karının kapısına gelmişler.

Üvey ana, ak ağaların elinden pabucu çekip, kendi ayağına giymek istemiş, olmamış; kendi ayağından çıkarıp kızının ayağına geçirmek istemiş, yine olmamış.

Ağalar burada aradıklarını bulamayınca, başka kapıya yönelmişler ama, komşunun biri:

«Canım teli pulu dökülecek değil ya, bir de öksüz giyse şunu, ne olur sanki; o da bu evin kızı değil mi?» diyecek olmuş ya, üvey ana kaşlarını çatıp:

«İlahi komşu sen de! Kıza, kuzuya benzer nesi var onun; çalı süpürgesi gibi, ahır kapısında dayalı duruyor; yanına yaklaşanın burnu dibinden düşer, ele, güne çıkarılacak şey mi?» Velakin ak ağalar, bu işte bir güve yeniği olduğunu sezerek:

«Hatun kişi ferman büyük yerden; biz kılı kıldan ayırmıyoruz, o da Allah'ın kulu değil mi?» deyip de ayak direyince, üvey ana çar-naçar, varıp ahırın kapısını açmış; bir de ağalar bakmış ki ne görsün, öksüz kız dedikleri hiç de çalı süpürgesine benzemiyor, çöplükten bitmiş ama gül bitmiş; pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş. işte o zaman üvey ana dilini ısırmış; ak ağaların da parmağı ağzında kalmış. Başı büyük ağalar, ne yaptılarsa kızın ağzından bir harf çekip alamamışlar ama, kaşından, gözünden okuyacaklarını okuyarak:

«Kızım demişler, Allah yüzüne baktı; başına bir devlet kuşu konacak, vaktine hazır ol!» İyi ama, üvey ananın karnı götürür mü bunu! Bir ayın, oyun edip öksüz kızın yerine kendi kızını, saraya gelin etmeyi kurmuş.

Elbette minareyi çalan kılıfını hazırlar. Kızının, ağzını yüzünü, başını gözünü, düzeltmek için boyamadığı boya kalmamış, ama mayası ne ki boyası öksüz kız pabucu giymiş, pabuç da ayağına tıpatıp gelmiş.

ne olsun; er geç foyası meydana çıkar ya, karının gözü bağlanmış bir kere, burnunun üstünü görebilir mi?

Sabah sabah, gelincile. gşiip kapıya dayanınca, üvey ana da telleyip pulladığı kızını götürüp yamaçlarına dayamış. Gelinciler başını kaldırıp şöyle bir, tepeden tırnağa süzdükten sonra:

«A canım, demiş; böyle günde ay ouıuta girer mi? Al duvağını açın da, ay yüzünü görelim bir gelinin!»

Üvey ana duymazlıktan gelince, gelenlerden biri kalkıp açmış ki, ne görsün, adamdan azma, dişleri kazma; üç buçuk telli, kurbağa belli; kaş göz dersen görünmüyor sürmeden! Gözlerine inanamamışlar. Allah Allah! Ak ağaların «çöplükte bitmiş ama, gül bitmiş diye, yere, göğe konduramadıkları da bu mu! Hani öyleyse havuza düşen pabucun teki?» deyince, üvey ananın etekleri tutuşup kem küm etmeye başlamış:

— Pabucun teki havuza düşünce, bende ötekini kaldırıp dereye attım!

— Dere ne oldu?

— Öküzün biri içti!

— Öküz ne oldu?

— Dağa kaçtı!

— Dağ ne oldu?

— Yandı bitti kül oldu!

Kabilinden yalan üstüne yalan tekerleyip yuvarlayarak gözlerini kütlemeye çalışmış ya, bakın Allah'ın işine! Küpeli horoz kapının ağzına gelip de:

«Öksüz kız tandırda... tandırda...

Öksüz kız tandırda... tandırda...» diye ötmeye başlamasın mı! Gelincilerin başı:

«Bu ağızsız, dilsiz mahluku Allah söyletiyor!» deyip da tandıra doğru yürüyünce, üvey ana önüne dikilerek:

«İlâhi yenge sultan, şu aptesli ağzımla bana inanmıyorsunuz da yumruk kadar horoza mı inanıyorsunuz?» diye örtbas etmeye yeltenmiş ama, yenge sultan fermanın ucunu gösterince, akan sular durmuş; gayrı çevireceği dolabı çevirebilir mi, ölüm teri dökerek, varıp tandırın kapağını açmış. Bir de ne görsünler, o gün, o düğünde gördükleri dünya güzeli!

Neye uğradıklarını bilememişler. Neden sonra öksüz kız, ağız dilden söz açıp da üvey ananın elinden çektiklerini bir bir sayıp dökünce, yenge sultanın da gözleri dolup:

«A kara yürekli karı; Allah'tan da mı korkmadın, edip eylediklerini şimdi varıp padişah katına ulaştıracağım; şimdi dile dilediğini, kırk satır mı? Kırk katır mı?» deyince, üvey ana bir dönüp kendi kızının yüzüne bakmış, bir dönüp üvey kızının yüzüne bakmış, ve sonra başı öne düşmüş.

İşte o zaman öksüz kız:

«Ak yürekli yenge demiş; bana ettiklerini ne kırk satırla ödeyebilirler, ne kırk katırla... Bir var ki bu da bir ana, bunun da bir kızı var; bana oldu olanlar bari ona olmasın; anası günahını kanıyla öderse, kızı da benim gibi bir üvey ananın eline düşer sonra... iyisi mi, ben Allah'a havale ettim; gayrı ne padişaha duyurun, ne de padişah oğluna; aramızda bir sır olarak kalsın bu!» deyince ana kız gelip eline eteğine sarılacak olmuşlar ama, ne elini vermiş, ne eteğini; kendi eğilip yüzlerini gözlerini öomüş ve sonra sakladığı bohçayı çıkarıp güller gibi giyinmiş, serviler gibi süzülmüş önlerinde!

Dünya bir yana onlar bir yana... Sırmalısı ile küpelisini unutur mu hiç. İkisini de saray çiftliğine gönderdikten geri, varıp gelin arabasına kurulmuş, yenge sultanla beraber...

Bütün saray sevinip seyran eylemiş, donanıp devran eylemiş ve kırk gün, kırk gece öyle bir toy düğün eylemiş; öyle bir toy düğün eylemiş ki, felek bile bir yaşına daha girmiş; öksüz kızla, padişah oğlu da ermiş muradına; biz çıkalım kerevetine; gökten üç elma daha düştü; yüzü gülmedik yetimlerin başına...


Eflatun Cem Güney / Kültür Bakanlığı / 1992 kitabından alınmıştır.
Devamını Oku

9 Ekim 2008 Perşembe

Eflatun Cem Güney : Masalların Kahramanı


"Yokuşlarda ter dökerek, inişlerde tırnak sökerek giderken önlerine öyle bir dağ dikilmiş ki, ne dolanı çıkılır, ne tırmana tırmana. Ha işte, bu dağın böğründe bir yol bir iz ararken görmüşler ki, ne görsünler, gözleri ışıl ışıl, tüyleri kolan kolan bir kurt, bir çalı dibinde inildeyip duruyor. Meğer kurdun ayağına öyle bir çakır diken saplanmış, öyle bir çakır diken saplanmış ki, nasıl deyim, kara saplı bıçak gibi, ta varıp kemiğe dayanmış...”

Az mı dinledik buna benzer masalları radyonun gözde iletişim aracı olduğu günlerde. Yazı dilinden başka bir anlatım bu; halk hikâyelerinden izler taşıyan, biraz da meddahları hatırlatan. Masallarda böyle kişisel, kendine özgü bir anlatım yolu tutturmuştur Eflatun Cem Güney.

Masallar, halk hikâyeleri söz konusu olunca Eflatun Cem ile birlikte sevda da hatırlanmalıdır. Çünkü o, bu tür halk ürünlerine gönülden bağlıdır, bunları yayına hazırlarken gerçek bir folklorcu gibi davranmakla kalmamış, aynı zamanda bir sanatçı, yaratıcı bir yazar gibi çalışmıştır. “Masallara yeni renkler, motifler katmış, yepyeni varyantlar yaratmıştır.” (1)

Dertli Kaval, Âşık Garip, Kerem ile Aslı, Tahir ile Zühre onun kitaba geçirdiği, bize ulaştırdığı ve sevdirdiği halk hikâyelerinden bir kaçı. Bu yanıyla o, çağdaş bir halk hikâyecisidir.

Hekimhan’da, 1896’da doğan Eflatun Cem, Telgraf müdürü Ahmet Hurşit Beyin oğludur. Ölümle erken tanıştı: o, daha altı yaşında babasını, yedi yaşında annesini yitirdi. Amcası Sivas Posta Müdürü Şevket Beyin yanında büyüdü. Birinci Dünya Savaşı’nın henüz sona erdiği günlerde Sultaninin Edebiyat Bölümünü bitiren tek öğrenciydi.


DERTLİ KAVAL HİKÂYESİ

Öğrenim döneminin sonunda Konya Öksüzler Yurdunda Türkçe öğretmeni olarak çalışmaya başladı. Mütareke günlerinde duygularını şiirlerle anlattı. 19 Mayıs, içindeki kurtuluş umudunu yeşertti. İlk Kuvayi Millîye Marşı’nı yazdı. Anadolu ve Rumeli Müdafaai Hukuk Cemiyetinin Konya’daki çalışmalarına katıldı. Kuvayi Millîye’nin Öğüt gazetesi ile İrşat dergisinde çalıştı. Kurtuluş edebiyatımızın ilk eserini, Matem Sesleri adlı şiir kitabını yayımladı; millî bir ruhla söylenmiş şiirlerle marşlar yer alır bu kitapta.

Hamdullah Suphi’nin bakanlığı döneminde toplanan ilk Maarif Kongresine katıldı. Kayseri Sultanisi Türkçe öğretmenliği sırasında Nafi Atuf Kansu’yla birlikte Misakı Millî gazetesiniçıkardı. Ankara’da, Reşat Nuri, Ali Canip, Hasan Ali’yle birlikte Türkçe, Edebiyat kitaplarının incelenmesi çalışmalarına katıldı. Eskişehir, Sivas, Samsun, Afyon, Kütahya, İstanbul gibi Anadolu'nun birçok yöresini öğretmenlik görevi nedeniyle tanıdı. Bu yörelerde yerel sanat dergilerinin çıkmasına önayak oldu.

Oğluyla birlikte Dertli Kaval hikâyesini yazdı, ne yazık ki hikâyenin gazetelerde yayımlanacağı günlerde oğlunu yitirdi. Tarifsiz acılar yaşadı, kırk gün kırk gece kapanarak İnsan Çocuğa Ağıtlar’ı yazdı.


HER DERDE DEVA ÇİÇEKLER

“Yurdumuzun sadece insanı büyüleyen bir güzelliği değil, sır ve sihirle yoğrulmuş folklor özellikleri de vardır: Yaylaların birinde murat kapıları açılır; adaklar adanır, niyetler tutulur... ötekinde çiçekler, çiğdemler burcu burcu konuşur. Biri, “ben şu derde devayım” der; öbürü, “ben de şu hastalığa şifayım” der, der ama, gene duyan duyar, duymayan duymaz...” (2)

Güney, kendini halk edebiyatıyla ilgili çalışmalara vermiş, ozanlarımızla ilgili çalışmalarla yayın dünyasında kendine yer bulmuştur.

Halk Şiiri Antolojisi, Halk Türküleri gibi kitaplarda onun imzasını görürüz. Bir de oğluyla birlikte yazdığı Âşık Meslekî, Âşık Kâmili, Âşık Ruhsati, Erzurumlu Emrah gibi eserlerde.

Daha 1918’de Konya’da öğretmenliğe başladığı günlerde folklor araştırmalarına da başladı. Bir yandan derleme, tarama çalışmalarını yürütürken, bir yandan da topladıklarını işleme, değerlendirme çalışmalarına girişti.

Çalıştı, çabaladı, çıktığı yolda güçlüklerle karşılaşsa da yılmadı, yıllarca yürüdü. Akıp giden zamana karşı durdu bir bakıma. Zaman geçip giderken folklor değerlerimiz kaybolmasın istedi. Bir adım ötede, bunların halk ağzı ve halk zevkiyle işlenerek millî kütüphanemiz için değişmez, kılına dokunulmaz demirbaş nüshalar durumuna getirilmesini amaçladı.

Onun karınca gibi çalışarak oluşturduğu metinlerin kılına dokunulmaz demirbaş nüshalar olup olmadığı tartışılabilir; belki böyle bir amaç belirlemenin gerekli olup olmadığı da. Ancak, onun oluşturduğu eserler halk ağzından özellikler, halk zevkinden izler taşımaktadır.

Folklor ona göre şu başlıklarda toplanır: Millî destanlar, destan tipi hikâyeler, halk hikâyeleri, halk masalları, mitler ve halk efsaneleri halk fıkraları, atasözleri, türküler.


SÖZ, YAZI, GÖNÜL YAYLASI

“Bu masallar, bu hikâyeler, sözlü gelenekteki ağız tadıyla işlenerek halk klâsiklerimizin demirbaş nüshaları meydana getirilebilir... Bu destanlar, bu efsaneler, bizi kendi dar kabuğundan çıkarıp toplumun gönül yaylasına ulaştıracak yeni eserlerin yazılmasına yol açabilir... Bu güzellemeler, bu yiğitlemeler; şu manasız şiir çırpınmaları yerine, yüreklere derinlik, enginlik verecek bir şiir çağlayanı olabilir... Bu türküler, koşmalar ve bu ilâhîler, nefesler ses ve saz sanatçılarımızın dillerine tat, tellerine halavet katacak bir ezgi demeti olabilir.. Folklor edebiyatımıza, folklor müziğimize ait olan kimi eserler de, batı tekniği ile işlenerek yeni bir sanat, yeni bir edebiyat şekline can verilebilir...” (3)

O bu türlerin hepsini sever ama masallara sevdalıdır. “Ben masal analarının dizi dibinde yetiştim. Tadı damağımda kalmıştı onların masallarının. (...) sonra bu masalların birer sanat değeri olduklarına inandım. Sözlü bir gelenek hâlinde sürüp gelen bu masalları aynı anlatış tadıyla kaleme almaya çalıştım.”


KALBİN GÜLEN VE AĞLAYAN TELLERİ

Eflatun Cem Güney, geleneksel halk hikâyelerimizi ve masallarımızı derlemekle kalmadı, kendisi de masallar yazdı. Bu nedenle Masalcı Baba olarak ünlendi.“Ya şu tandır başı; ne masallar, ne masallar var orada; makas kesmedik, iğne batmadık masallar. Hele iki tekerleyip bir yuvarlamasını bilen masal ustalarından dinlenirse tadına doyum olmaz. Doğrusu, ağızlarından bal akar, dilleri de kaymak çalar balın üstüne...” (4)

Eflatun Cem Güney, şehir şehir, köy köy, dağ tepe dolaştı. Masallar dinledi, kaydetti onları, yoğurdu, özümsedi, kendi diliyle yazdı; okuyucuları, daha çok çocukları, gençleri ama her yaştan insanı buluşturdu masallarla.

Çalışmaları ilgi ve beğeniyle izlendi. Masal alanındaki çalışmaları uluslar arası bir seçici kurulca dünya çocuk ve gençlik edebiyatının en iyi örnekleri sayıldı, ona Andersen Ödülü verildi. “Hans Christian Andersen Medal Kurumu” çağdaş masal yazarları içinde, Eflatun Cem’in Açıl Sofram Açıl kitabındaki masalları, 55 milletten şeref listesine aldığı 11 eser arasında en mükemmeli kabul etti, ona Andersen Payesi Şeref Diploması ve Dünya Çocuk Edebiyatı Sertifikası verdi (1956). 1960’ta “Dede Korkut Masalları ile aynı ödül bir kez daha verildi Güney’e.


İNSAN RUHUNDA GEZİ

Eflatun Cem Güney’e göre, halk ruhunun vatanı olan masallarda halk kendini, kendi dilini, kendi kalbini, kalbinin gülen ve ağlayan tellerini bulur: “Bilindiği gibi masallar, halkın hayal gücüyle yarattığı verimlerdir. Fakat bunlar sadece birer kuru hayal değildir: gerçeğin de büyük payı vardır. Halk hikâyelerinde gerçek ön plânda, hayal arka plânda gelir. Bu gerçekler düpedüz değil de masal motifleriyle anlatılır. Bu bakımdan kendi toplumumuzun yaşantılarını da bize öğretir. Hele insanı insana tanıtıcı yönü daha kuvvetlidir. Gerçekten masallar insan ruhlarında yapılmış gezilerdir. Halk ruhunun vatanı olan bu eserlerde halk kendini, kendi dilini, kendi kalbini, kendi kalbinin gülen ve ağlayan tellerini buluyor.”

Gözlerini yitirdi, genel olarak sağlığı bozuldu. Ama boş durmadı. Masallar üzerinde yoğunlaştı. Derlediği masalları titizlikle değerlendirdi. Masalları halkın ağzından çıktığı şekilde değil, kendine özgü bir üslûpla anlatmayı tercih etti. 30’u masal olmak üzere 62 kitabı yayımlandı.

“Keloğlan, Peri kızı, Devanası, Yedi Köyün Yüzkarası, İddi ile Bidı, Hılı ile dılı, Kara Ese, Sarı Köse... Bu masal kahramanlarının hamuru, mayası bir ama, huyu, suyu bir değil; akı da var, karası da... Akyürekliler arasında, gönül alıp kâbe yapanlar mı dersin, hakka hakikate tapanlar mı... On parmağını kandil edip yakanlar mı dersin, on parmağında on hüner olanlar mı... (...) Karayürekliler arasında da, kendilerini dev aynasında görenler de vardır, burnu Kaf dağında gezenler de. (...) Saman altından su yürütenler de vardır, ipe un serenler de... Görülüyor ki içlerinde beğenilen, örnek edilmesi değenler de bulunuyor, beğenilmeyen, şerrinden kaçılması gerekenler de... İşte masalların da asıl eğitim değeri burada...” (5)


GÖZLERİMİN SON ÇIRASI

1972’de, ölümüne 9 kala jübilesi yapıldığı gün, “Karlı dağın başına bir güneş çaldı.” der. Oysa, gözlerini kaybettiğinden dağı, karı, güneşi görmesi mümkün değildir. Alçak gönüllü, ince ruhlu bir sanatçı olan Cem, gönül gözüyle görür, yaren diliyle konuşur. Gözlerinin görmeyişine üzülmekle birlikte, son yazdığı kitabı için benzetmesi ilginçtir: “Gözlerimin son çırası.”

Çocuk edebiyatımızın verimli bir yazarı olan Eflatun Cem Güney, birçok masalımızın günümüz Türkçesiyle gün ışığına çıkarılmasında büyük çaba gösterdi. Halk Şiiri Antolojisi, Dertli Kaval , En Güzel Türk Masalları, Halk Türküleri, Bir Varmış Bir Yokmuş, Nasrettin Hoca Fıkraları, Evvel Zaman İçinde, Dede Korkut Masalları, Gökten Üç Elma Düştü, Az Gittim Uz Gittim, Folklor ve Eğitim, Folklor ve Halk Edebiyatı onun bize armağanı kitaplardan bazıları.

Yıllar tüketmedi, şu kalem tüketti beni. Söyleyecek yeni bir şeyim kalmadı, yazacak, söyleyecek şeyi olanlara bizden selâm olsun.” diyen Eflatun Cem Güney aldı başını gitti 1981 yılı Ocak ayının ilk günlerinde.

Biraz Köroğlu’nun Bolu Beyi’ne seslenişindeki yiğitlik; “Benden selâm olsun Bolu Beyi’ne.” der gibi. Biraz da, durumunu tevekkülle kabullenme, baş kaldırmak bir yana, giderken kalanlara gönülden bir selâm verme.

Bu selâm , “yazacak, söyleyecek sözü olanlara.” Yunus, Mevlânâ, Hacı Bayram-ı Veli, Kaygusuz Abdal, Akşemseddin gibi...


Fuat OVAT

Talim ve Terbiye Kurulu Başkanlığı


KAYNAKLAR

1) Konur Ertop, “Eflatun Cem Güney Çağdaş Bir Halk Hikâyecisiydi”, Sanat Dergisi, 15 Ocak 1981.

2) Eflatun Cem Güney, Folklor ve Eğitim, s 2, Talim ve Terbiye Dairesi Yayınları, Türk Millî Eğitim Teorisi Geliştirme Araştırmaları Serisi, Millî Eğitim Basımevi, İstanbul, 1966.

3) Güney, age., s 24-25.

4) Güney, age., s 3.

5) Güney, age., s 10.
Devamını Oku

idi ile bıdı


Develer tellal iken, piriler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallarken memleketin birinde idi ile Bıdı denen bir kari-koca varmış.
Mübarekler sanki birbirinin kaburgasından yaratılmış; ikisinin huyu da suyu da 0 kadar birbirine benzermiş. Kim ne derse ona inanır, yüzlerine gülen ekmeklerini ellerinden alırmış. El alemden ağızları yandığı için etliye sütlüye karışmaz, suyu bile üfleyerek içerlermiş. Eh oğul yok, uşak yok; sığır yok, sıpa yok; geçinmeyecek ne başları var! Dağa gider, odun toplar; bağa gider, bel beller; gül gibi geçinip giderlermiş...
Günlerden bir gün baş başa vermiş de başlarından geçeni konuşur dururlarmış. Bir ara karisi:
- İdi ! demiş Kocası da:
-Ne diyorsun Bıdı ! demiş
-Ne diyeceğim, Allah yüzümüze baksa da bize bir evlat verse, derim. Adam bu söze gülmüş:
-Bre Bıdı, demiş nerede 0 talih biz de! Gökten yağmur yerine inci yağsa, yine bir tanesi başımıza düşmez.
- Ben de biliyorum öyle ama, söz misali... Hani "olsa ile bulsa, bir araya gelse, görmemişin bir kızı, Kör Memiş'in bir oğlu olsa'. derler ya, veren Allah bize de verecek olsa, oğlan mı istersin, kız mı istersin? diye sormuş.
İdi:
İstemekle olursa ben altın perçemli bir oğlan isterim demiş. Bıdı da.
-Yook! Doğrusu, ben sırma saçlı bir kız isterim. Han Allah bana böyle bir kız ihsan etse ninnilerle uyutur, el üstünde büyütürdüm. dile, bir güzel olurdu ki, doğan aya "ya sen doğ, ya ben" derdi; güldükçe güller açılır, ağladıkça inciler saçılırdı... Acep insan bakmalara doyar mi ki! Yüzüne bakanın nasibi, kısmeti artardı. Bu böyle olduktan başka, üstelik on parmağında on hüner olurdu; bir hali dokur, bir hali dokurdu ki... kim var kim yok cümle alem oturur da yine bir yanı boş kalırdı. Hele dile bir sofra donatır, yiyip içende, yine de yetip artırdı. 0 zaman herkesin gözü üstünde kalırdı ya, yağma yok, dizimizin dibinde ayırmaz; eteğinin ucunu kimselere göstermezdim; ne küçük vezirin oğluna verirdim, ne büyük vezirin; alırsa padişahın oğluna verirdim de, varır saraylarda sultan olurdu.
Bıdı böyle atıp eğirinci kocası dayanamadı:
Hele sen sus, sultan anası, dedi. Allah bana da altın perçemli bir oğlan verse, yemez yedirir; giymez giydirir okutur dokutur, öyle bir adam ederdim ki, kaleminde kan damlar; ağzından cevahir olurdu, alimallah görenin parmağı ağzında kalırdı; hele kızların .. ille ve lakin ne küçük vezirin kızını alırdım, ne büyük vezirin; alsam alsam padişahın kızını alırdım.
Öyle bir düğün yapardım ki...
Id da bu kadar yükseklerden ucunca, karisi duramadı:
-Bre Idi, dedi, büyük lokma ye de, büyük söz söyleme; Allah sana bdyle altın perçemli bir oğlan yerine kel bir oğlan verirse.. 0 zaman tut perçeminden çal duvara.
Bıdı, böyle bir söz dokundurunca kocası:
Karıcığım, dedi neredeyse bizde el alem gibi saç saça baş başa geleceğiz. Benim altın perçemli oğlumu gözüm götürmedi galiba! Allah gönlüme göre hayırlısından, ömürlüsünden versin de varsın kel oğlan olsun.
Kuru yerde yatan minare kadar rüya görür derler; Idı ile Bıdı da yedi yıl bu hülya ile avunmuşlar ya, Allah ne yapmaya kadir değil. Gel zaman, git zaman, bunlara sırma sac! bir kızla altın perçemli bir oğlan vermiş; gönüllerine göre besleyip büyütmüşler; günün birinde a! bayrak kaldırıp toy düğün etmişler. Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine, gökten üç elma düştü; böyle bir murat isteyenlerin niyetine
Devamını Oku

7 Ekim 2008 Salı

tek ayaklı kurşun asker


Ah! Ne güzel kurşun askerler diye mırıldandı küçük çocuk. Doğum yıldönümünde kendisine verilen armağanları gözden geçiriyordu. En çok, kurşun askerleri beğenmişti. Onları, kutularından çıkararak, masanın üzerine bir bir sıraladı. Düzgün tüfekleri ve kırmızı şapkaları ile hepsi de çok güzel duruyordu.

Fakat o da ne? Kurşun askerler arasında bir tanesi, arkadaşlarına benzemiyordu. Çocuk, bu askeri eline aldı ve öbür kurşun askerlerin sırasından ayırdı.

Çünkü, bu kurşun askerin tek bacağı vardı. Öbür bacağı, her halde, usta tarafından yapılırken unutulmuştu. Çocuğun, başka oyuncakları da vardı. Kartondan yapılmış bir saray, ağaçlarla dolu bahçesi ve içinde kuğuların yüzdüğü gölü ile güzel bir görünüm yaratıyordu. Gölün yanında da dans eden bir kız duruyordu. Dans eden kız, ayaklarından birini havaya kaldırmıştı.

Tek ayaklı asker, bulunduğu yerden, dans eden kızı gördü: -İşte benim gibi tek ayaklı biri daha, diye düşündü. Ne güzel! Benim sevgilim olabilir.

Tek ayaklı asker, bu güzel kızı daha iyi görebilmek için, bir şeker kutusunun arkasına gizlendi. Hayranlıkla kızı seyrederken, şeker kutusunun kapağı birden açıldı. İçinden kara bir oyuncak çıktı. Bu oyuncak şeytana benziyordu. Gözlerini kırpmadan, dans eden kıza bakıyordu.

Ertesi gün çocuk, erkenden kalktı. Oyuncaklarıyla oynamaya devam etti. Tek ayaklı askerle oynarken, onu pencereden bahçeye düşürdü. Koşa koşa bahçeye çıktı. Tek ayaklı askeri her yerde aradı. Fakat bir türlü bulamadı. Ağlayarak içeriye girdi.

Tek ayaklı askeri, o sırada sokaktan geçen iki çocuk görmüştü. Bunlar, tek ayaklı askeri alarak oradan uzaklaşmışlardı. Bir süre onunla oynadılar. Sonra, kağıttan bir kayık yaparak, tek . ayaklı askeri, kayığın içine yerleştirdiler. Kayığı nehire bıraktılar.

Tek ayaklı asker, kağıttan kayığın içinde, nehrin akıntısına kapılarak, gözden kayboldu. Bir süre sonra da tek ayaklı askeri, kağıttan kayıkla birlikte, kocaman bir balık yutuverdi.

Zavallı tek ayaklı asker, balığın midesinde, başına gelen bu felaketin geçmesini sabırla bekledi. Günün birinde, balığın çırpındığını duydu. Balığı bir avcı yakalamış ve bir kadına satmıştı. Kadın, balığı alıp mutfağa götürdü. Balığın karnını açınca, tek ayaklı asker, gün ışığına kavuşmuştu. Balığın karnından çıkan tek ayaklı askeri gören kadın:

-Aaaa! Tek ayaklı bir kurşun asker, diye mırıldandı. Raslantıya bakın ki, bu kadın, tek ayaklı askerin sahibi olan çocuğun annesiydi. Tek ayaklı askeri, çocuğunun odasına götürdü. Masanın üzerine koydu. Tek ayaklı asker, bulunduğu yeri tanıdı. Etrafına bakındı. Dans eden güzel kızın hala yerinde durduğunu görerek sevindi. Geç kız da onu görmüştü ve sevindiğini belli etmişti. Bu sırada odaya çocuk girdi. Tek ayaklı askeri masanın üzerinde gördü. Hemen alarak, ocakta yanmakta olan ateşe attı.

Zavallı kurşun asker, ateşte tamamen eriyinceye kadar, gözlerini güzel kızdan ayırmadı. Fakat tam bu sırada, beklenmedik bir şey oldu. Kapı ve pencerenin açık olmasından, odada hava akımı oldu. Bu hava akımına kapılan genç kız, ocakta yanmakta olan tek ayaklı askerin yanına kadar uçtu. Her ikisi de birlikte yandılar kül oldular.

Ertesi sabah, evin hanımı, ocağın küllerini temizlerken, tamamen sönmüş küllerin arasında, yanmaya devam eden ve güneş gibi parıldayan kurşundan bir kalp buldu.
Devamını Oku

kibritçi kız


Bir yılbaşı gecesiydi. Dondurucu, kavurucu bir soğuk vardı. Yoldan geçenler paltolarının yakasını kaldırmışlar, atkılarına bürünmüşler, hızlı hızlı yürüyorlardı. Kimi evine geç kalmış, acele ediyor, kimi bir eğlence yerine gidiyordu.Çocuklar koşuyorlar, birbirlerine kartopu atıyorlardı. Gecenin zevkini en çok onlar çıkarıyorlardı. Kahkahalarla gülüyorlar, sevinçle haykırıyorlardı.

Yalnız bir çocuk vardı ki gelip geçenler onun farkında değillerdi. Ufak bir kız çoçuğu. Başı açık, elbisesi yama içinde, yoksul bir kızcağız. Bir kapının önüne büzülmüş, çıplak ayaklarını altına almıştı. Soğuktan morarmış tir tir titriyordu. Üzerinde oturduğu taş basamakta buz gibiydi.Yavrucağız da sanki donmuş, bir buz parçası kesilmişti.Geniş bir mukavva kutunun içine sıralanmış kibrit kutularına bakarken gözleri yaşarıyordu.Evet, bu bir kibritçi kızdı. O gün bir tek kutu kibrit bile satamamıştı. Satsa, bir kaç kuruş para kazansa, kalkıp evine gider, annesiyle birlikte hiç olmazsa bir kase sıcak çorba içerdi.

Gidemiyordu, çünkü o gün hiç kibrit satamadığını annesine söylemekten çekiniyordu. Soğuktan, üzüntüsünden titreyen kısık,incecik sesiyle “Kibrit var, kibrit”diye bağırıyordu. Sokaktan geçenlerin hiçbiri başını çevirip bakmıyordu…Ah hiç olmazsa ayaklarında terlikleri olsaydı! Biraz önce, sokak sokak dolaşırken, hızla geçen bir arabanın önünden kaçmış, kaçarken terlikleri ayağından fırlamıştı.Karşı kaldırıma geçtikten sonra, dönüp bakmış hınzır bir çocuğun terlikleri kapıp kaçtığını görmüştü. Arkasından seslenmişti ama, çocuk alaylı alaylı seslenerek koşa koşa uzaklaşmıştı.Kibritçi kız bunun üzerine bir kapının girintisine sığınmış, oracığa kıvrılıp oturmuştu.

Parmakları donmuş, sızlamaya başlamıştı. Kızcağız bu acıya dayanamadı, kutulardan birini açıp bir kibrit çıkardı. Parmakları uyuşmuştu, kibrit çöpünü elinde güçlükle tutuyordu. Eli titreye titreye çöpü duvara sürttü. Kibrit birden alev aldı; tatlı, yumuşacık, turuncu bir alev.Zavallı kız, kibriti bir elinden öbür eline geçirerek, parmaklarını ısıttı. İçi de ısınmıştı. Sanki gürül gürül yanan bir ocağın karşısındaydı. Gözleri aleve dikilmiş, düşlere dalmıştı: Güzel bir odada, büyük bir ocağın karşısında oturuyordu. Arkasında kalın bir yünlü hırka, ayaklarında kürklü terlikler vardı.Isınmış, terlemeye bile başlamıştı…

Derken kibrit sönüverdi. Kibritin sönmesiyle, o tatlı düşlerde sona ermişti. Kızcağızın parmakları yeniden donmaya, sızlamaya başlamıştı.Bir kibrit daha yaktı. Bu sırada soğuk bir rüzgar esti. Kız kibrit sönmesin diye, duvardan yana döndü. Öbür elini aleve siper etti. Aleve bakarken, karşısındaki duvar sanki eridi, birden açıldı, içerisi göründü. İçeride geniş bir oda vardı. Kar gibi bembeyaz örtü yayılmış bir masanın üzerine tabak tabak yiyecekler dizilmişti. Sofrada gümüş şamdanlar yanıyor, odayı gündüz gibi aydınlatıyordu. Kızcağız’ın gözleri sofranın ortasında, büyük bir tabağa konulmuş, nar gibi kıpkırmızı kaz kızartmasına dikilmişti. Ağzı sulandı. Elini oraya doğru uzattı.

Kibrit yana yana sonuna gelmişti, parmağını yakıyordu. Kızcağız çöpü yere atıverdi. Atmasıyla birlikte, yılbaşı sofrası siliniverdi, gözlerinin önüne taş duvar yeniden dikildi.Üçüncü kibrit daha fazla düşler yarattı:Bir yaz gecesi…Kibritçi Kız kırda bir ağacın altına oturmuş, yıldızlara bakıyor. Gece olduğu halde hava sıcak. Altındaki toprak, gündüz güneşten ısınmış, fırın gibi yanıyor… Küçük kız gözlerini yıldızlardan ayıramıyordu. Uzaktan uzağa gece kuşları ötüyor, kurbağalar bağrışıyordu.

Derken bir yıldız kaydı, gökyüzüne geniş bir yay çizerek uzaklaştı, söndü. Kızcağız: ‘işte, biri daha öldü’ diye mırıldandı. Bir gün, ninesi söylemişti: Her yıldız düştükçe yeryüzünden biri ölürmüş… Ninesini bir daha görebilmek için bir kibrit daha çaktı. Soğuktan kaskatı kesilmiş, beyni durmuştu. O şimdi sokak ortasında olduğunu unutmuş, düşler dünyasına dalmıştı. Kibritin alevinde yine ninesini görüyor, onun sesini işitir gibi oluyordu. İşte ninesi geliyordu. Lapa lapa yağan karların arasından bir melek gibi iniyordu… Geldi, geldi…Kollarını açtı, torununu kucakladı, aldı göklere doğru götürdü…

Ertesi sabah, yoldan geçenler, bir evin basamağında donmuş kalmış kızcağızın ölüsünü buldular. Yanı başında bir sürü boş kibrit kutusu vardı.-Zavallı kız ısınmak için bütün kibritlerini yakmış dediler… Bu kibritlerin alevinde onun ne düşler gördüğünü bilemezlerdi ki.
Devamını Oku